Güncel

BİR HAFIZANIN YİTİMİNE ŞERH*

Haydar Oğur yazdı:

“Birini tanımak hepsini tanımaktır.”

(Latin sözü)

Büyük zamanın çarkına göğüs gere gere yaşayan “Torné Hesené Usıvi”,  nam-ı diğer “Kokım” öldü. Kokım, Türkçeye görmüş geçirmiş “İhtiyar” olarak çevrilebilir.

Yıllar var ki yabanın içindeki son evin son tüten ocağında yalanuz yaşıyordu. Gece oldu mu, zifiri karanlık bastı mı, gamlı baykuş sesleri arasında yaban ona o yabana kalıyordu.

O dağın başında ben ona “yüzü pul pul adam” diyordum. Zira bugüne dek ne görmüş ne yaşamışsa yüzüne kat be kat sinmişti. Lekelerden geçilmiyordu suratı. Yaralı tarihinden kalmaydı sanki her şey. Yanında da “yüzü yere yakın kadın” vardı. Yusuf’um “kambur kadın” diye çağırırdı onu. Onca yaşına rağmen şafak söker sökmez kalkar gece yarılarına kadar didinir dururdu. Bu mıntıkanın diyebilirim ki en hamarat kadınıydı. İkisi de nesli tükenmiş son mağrur kırmançlar olarak yosun gibi yapışıp durmuşlardı ocağına.

Orası üç namlı doruğun esirgeyip kolladığı ezeli bir devirden kalmaydı. Eski bir kırmanç konağıydı. Ön cephesi bizimkilerin “Gola Vacuğé” dediği büyük kızılbaş vahasına, arka yüzü de yemyeşil meşe ormanına bakıyordu. Konak vaktiyle insanın, hayvanın, börtü böceğin, (ayak izi, nal izi, toynak izi) bırakarak gelip geçtiği bir kervan yolunun tam üzerine kurulmuştu. Başının üstünde mübarek gök, arka sırtında da ziyaretler, doruklar, boşaltılmış köyler ve memnu mıntıkalar vardı.

Kokım, her sabah kalkıyor konağın kirişini öpüyor, “Muhammed’in nuru” dediği güneşe secde ediyor, ardından büyük suya iniyordu. Ab-ı hayatta yüzünü yıkarken yukarı göğe baka baka bilcümle ziyarete himmet edip sonra kendini iç ferahlığıyla kurdun kuşun sesine bırakıyordu.

Evin bir ineği, bir kedisi, bir de köpeği vardı. Kedisi bu sene yaban sakinlerinin saldırısına uğramıştı. Bir bacağı neredeyse kopmak üzereydi. Köpeği duruyordu. Zincirliydi. Bomboş göğün altında muhayyel bir düşmanı bekler gibi kara yabana ve yayla yoluna bakıp  gün boyu inlemekle havlamak arasında garip sesler çıkarıyordu. İneğini ahırdan çıkarmaları yetiyordu. Boynunda çıngırağı sağda solda dolanıyor hatta geceleri zahmet edip eve gitmeyi bile unutuyordu.

Bu iki ihtiyar tıpkı göğe en yakın zirvelerde inadına biten endemik şeyler gibi birbirine sarılarak koca bir ömür sürmüş ve fakat yolun sonuna gelip dayanmışlardı artık.

Tarih-i kadimden beri hırs u asabıyla yaşayan dağlı ataları onlara asırlık bir ceviz, beyaz bir Eğin dutu, bir de konağın önünde seneler var ki akıp duran zelal u delal bir su bırakmışlardı.

Kokım oraya oturuyor, bir zamanlar toy düğünden geçilmeyen bu bahtsız topraklara bakarak hayıflanıyor ve sık sık ah çekip inliyordu.

Nasıl inlemesin ki? Yüreğinde öyle çok yara vardı ki!.. “Tertele”yi saymazsak onlardan ilki, kaalubeladan beri sürüp gelen bir Habil-Kabil öyküsüydü. Zira dedesini öz kardeşi su yüzünden göğsünden tek kurşunla vurup öldürmüştü. Büyük kardeşi bir yol arkadaşının kaza kurşununa gelmişti. Onu bir kuşluk vakti subaşındaki ağacın dalında asılı bulunan karısının cesedi izlemişti. (İlk karısı son bir jest olarak kahvaltısını hazırlamış, ipini ve ıstırabını yanına alarak evinin az ilerisindeki derede boynunu ipe geçirmişti.)

Derken, daha baharındayken adı ta Kerbelâ’nın susuz çölündeki Hüseynî inançtan gelen devrimci oğlu garbın ırak mı ırak bir şehrinde büyük suda boğulmuş olarak bulunmuştu. Cenazesine gidenler anlatıyordu: “Herkes yastaymış. Arkadaşları ‘Hüseyinler ölmez ki’ deyip göğe bakıyor gözyaşlarını içine akıtıyorlarmış.”

İpince dal gibi bir çocuktu. Yüreği henüz kirlenmeyenlerdendi. Pek de başarılıydı. Galiba mühendisti. Mucitti yani. Hatırlıyorum. Aradan geçen onca zamana rağmen “Kokım”la ne vakit bir araya gelsek -ya da kazara bir gencin ölüm haberini alsak- onu anar, zekâsından ve hasletlerinden söz eder ya susar ya ağlarız hâlâ. İhtiyar onu andığında “bemuradem” der başka bir şey demezdi.

Ardından -yüreğinin bu denli dağlanması yetmiyormuş gibi bu kez de taşına toprağına ateş düşmüştü. Seneler var ki, omuzlarında mor hamayılla ve heybelerinde kızıl suratlı kitaplarla dolaşanlara kol kanat geren dört dağın sırlı yüceltileri şimdi bir de “lexın loo” diyen yeni serüvencilerle tanışmıştı. Onlar öncekilere hiç benzemiyordu ki! Neredeyse “Onbinlerin Dönüşü”nden bu yana en ücra yerlerine gömdükleri davudi öfkeleriyle “Nu herd herde mau” deyip ha bire tetiğe basıyor ve hiç durmadan kurşun eritiyorlardı.

Oysa muktedirin (o gün dahil) tüm zamanlarda bildiği tek şey vardı. O da yakmak yıkmak ve yok etmek! Ezeli beri tarihten gelen yegâne alışkanlığı, tek tecrübesi, biricik hoyratlığı buydu.

Olan, (tıpkı Alser Efendi’nin dediği gibi) bu güzelim “Aslanlar yurdu”na oluyordu yine. Arbede kısa sürede yere göğe ağıyor, ortalık ateşle barutun kıyıcı zehrine kalıyordu.

Yani anlayacağınız on yıllar sonra sakalları kaçak tütünle bezeli pos bıyıklı kırmançlar yeniden yollara yolaklara dökülüyordu. Önlerinde garbın ökselerle dolu tehlikeli ufkundan başka bir şey görünmüyordu yine.

Heywağ hey! Ne demişti vakt-i zamanında sürgünlerden bir sürgün? “Gurbet yavrum garba düşmektir gurbet!”

Çünkü  kömleri, konakları, çayırları ve çadırları basılmış, haneleri beş dakika mühlet verilerek yakılmış koca bir kavim bir kez daha sürgüne ve yurtsuzluğa gark edilmişti.

Eh, tıpkı Celali’nin şiirindeki gibi; “Şalvarı şaltak / Eyeri kaltak Osmanlı”dan beri olup biten ve monolitik cumhuriyetle birlikte tekrar edip süregelen hep bu değil miydi zaten?

Ama Kokım, bütün tacize, tazyike ve cebre rağmen ocağından bir milim kıpırdamaz. “Dewa Pıllé” dedikleri yarlı bayırlı köyünde “ezbet”inden birkaç haneyle inadına yapışır durur yabana. Ölecekse tıpkı kendinden öncekiler gibi doğduğu yerde ölmeliydi. Son nefesini atalarının Kırmanciye dediği bu başıboş sular ülkesinde vermeliydi. Başka türlü asla mümkün değildi. Çünkü o bir “dikor” (ocak bilmez) değildi.

Hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki? Dedem oduna ocağına bigâne birini gördü mü,  “dikoro lace mı, dikor” der, öfkelenip kızardı.

Kokım da öyleydi. Asla toprağından suyundan havasından uzak kalmazdı. O hay huyda canını kurtaran göç yollarına düştüğünde, kendisi ata-dedesinden yadigâr konağını hiç terk etmedi. Vefalı hatunuyla birlikte bir sarmaşık gibi yapıştı ocağına. Ortalık boşaldığında her viranede bir baykuş ötüyordu artık. Onun da bacasında yeni bir theyr türemişti. Onca hercümerce tanıklık etmiş olmalı ki, evin çevresinde öterken bir çocuk gibi ağlıyordu kuş. Çünkü aşinası olduğu herkes son kirli arbedede ya ölmüş ya garbın yolunu tutmuştu.

Hatırlıyorum. Anam ki, daha sağdı. Lakin gözleri ne Eğin’i, ne Barasor’u, ne kanlı Fırat’ı görüyordu artık. Ve bu der diyarda Xozat düzlüğünden Bılges doruğuna kadar göçertilmemiş tek yer kalmamıştı. Ortalık kimsiz kimsesizlikten geçilmiyordu. Vahşi yabanda gecenin bir vakti zifiri karanlığın yüreğinde sadece o kuşun iniltisi vardı. Yeniydi sesi. O güne dek duyduğum bildiğim bir şey değildi. Merakımdan içim içimi yemiş, sormuştum anama. “Bu kuş evvelce var mıydı?” diye. Aldığım yanıt beni allak bullak etmişti. “Yoktu evladım. Son arbededen sonra insandan ve ıssızlıktan sonra çıktı ortaya” demişti.

Güneş battı mı akşam gölgesi Mar Dağı’ndan bize doğru aktı mı (yaz-güz-kış fark etmez) başlıyordu ağlamaya kuş. Yeri kâh “Kokım”ın bacasıydı, kâh büyük cevizin üstüydü. Bazen de konağı saran kara ormanın içiydi. Aşağılara inmezdi. “Kokım”ın evinin etrafında öterdi hep. İniltisi yürek burkan cinstendi. Sanki vaktiyle koca bir sülalenin sahibiyken bir felaketle hepsini yitirmiş gibi ağlar ha ağlardı. Gece boyu ihtiyar adamla “yüzü yere yakın kadın”ı beklerdi. Onların efkârını ve yalnızlığını paylaşmak ona kalmıştı sanki.

“Kokım”, -ilkbahar da dahil- yazla güzü orada geçirir, karakış kapısını çaldı mı –istemeye istemeye- garba, çocuklarının yanına giderdi. Ve kışı yaban ellerde geçirene kadar halden hale girerdi. O yüzden daha baharın kokusu dahi yokken havada dayanamayıp tekrar geri dönerdi.

Ben onun kadar evine, yurduna, taşına toprağına vurgun birini daha görmedim-tanımadım desem yeridir.

Yalnız bu sene salgından ötürü uzun süre geri dönememişti. Zira sistemin “imaj meykır”ları “Hayat Eve Sığar” diye diye altmış beş yaş üzerindeki ihtiyarları adeta mezara gömmüşlerdi. Tanıyanlar bir çocuk gibi ağladığını söylerlerdi büyük şehirde. Meğer kendini deliğe kısılmış gibi hissediyormuş. Sabah akşam “evim, suyum, ziyaretim” deyip duruyormuş.

Fakat döndüğünde de bu talihsiz olay gelip buldu onu işte.

Hasılı olan şu: Bir akşamüstü köpeği azmıştır. Zincirli olduğu halde gelen geçene hırlayıp duruyordur. Kokım, zapt etmek için yanına gider ama kendi ölümüne koştuğunu nerden bilsin ki? Zincirine takılıp sürüklenir. Olan da o anda olur işte. Düşerken vücudu sağa sola çarptığında bacaklarında kırıklar oluşur. Kusma, kararma, şu bu, derken bir daha da kendine gelmez. Hastaneye yetiştirdiklerinde soluğu solunum cihazında alır. Bir hafta sonra ancak kendine gelir. Ameliyat edilmiş vücudunun muhtelif yerlerine pilatin takılmıştır. Taburcu ederler. Artık yatalaktır. Sonra da bu salgın belası gelip bulur onu işte. Meğer hastanede virüs kapmıştır. Velhasıl doksan yıllık ömür önce tepeden tırnağa absürd denilebilecek bir olayla sonra da kaptığı virüs belasıyla boğuşa boğuşa bu dünyadan göçer.

(Hiç unutmam. Anam bu yeryüzü belasına kâh “Koraniye” der, kâh “Çhor”, kâh “Salım!” Anlatırdı: “Eskiden Ağbaba’nın arkasında bir köy varmış.  Salım orayı vurduğunda küçükten büyüğe herkes ölmüş. Kimse kurtulamamış.”)

Oysa yazgısına dair temennisi nasıl da başkaydı. Hatırlıyorum. “Ele ayağa düşmeyelim de, son nefesimizi evimizde, döşeğimizde verelim de gerisi bilmem ne” der dururdu Kokım.

Velhasıl bu üç günlük dünyada anamdan sonra hafızasına sıklıkla başvurduğum yegâne insanlardan biriydi Kokım. Zaten akrabamdı. Dedemle dedesi kardeşti. Hatta malum “katl” öyküsünde teşbih yaparsak; Kabil (büyük kardeş) benim, Habil de (küçük kardeş) onun dedesiydi. Meşum olayı herkes bildiği duyduğu şekilde anlatırdı tabii. Kimi büyüğe kimi küçüğe yüklenirdi. Lakin gerçek değişmez olduğu gibi kalırdı. Acı dedikleri de zaten ihtiyarlamaz ki! Sahibinde ilk günkü gibi kalakalır işte.

Düşünün ki, büyük kardeş küçük kardeşi hava yüzünden, su yüzünden, ıvır zıvır yüzünden, elindeki paslı pusattan çıkan kör kurşunla delik deşik eder. Vah ki ne vah! Öyle değil mi?

O zamanlar var mıydı, yok muydu bilinmez ama olaydan kim bilir kaç yıl sonra halamı kaçırır. Evlenirler evlenmesine ama ikisinin de bahtı açık gitmez. Akabinde ne vakit ondan söz etse gözleri dolar hatta kendini tutamayıp bir çocuk gibi ağlardı.

Ben nicedir dedemden hatıra bu virane konağı bekliyorum ya… Şu modern-ötesi çağda kimse kimseyi beklemezken ben inadına bekleyip duruyorum ya, artık günün neredeyse her saati onunla karşılaşabiliyorum. Ne vakit yabandan eve doğru seğirsem çardakta beni bekler bulurum. Elindeki asayı duvara dayamış, yüzünü karlı Munzur’a çevirmiş, sessiz sedasız oturuyordur. “Mabı xerdi apo” dediğimde derin bir uykudan uyanmış gibi irkilip “xerbı sılamet verekem” diyor ve birden kendine geliyor.

Heywağ hey! Kim bilir dağlara bakarken aklına neler geliyor?

Bir keresinde harmanda muhabbet ederken sormuştum. “Bunca yaştan sonra dönüp geriye baktığında hayatının hangi faslı daha güzel” demiştim.  “Gençlik ero gençlik” deyip durmuştu. Sonra da hurdi hurdi anlatmıştı. “Gam yok tasa yok. Yer döşek gök yorgandı üstümüzde. Dünya sanki etrafımızda dönerdi. Yorulmak nedir bilmezdik ki!”

Onu herkes “Emıre çe Hesén” diye çağırırdı. Resmiyet “Emırali” derdi ama. Uzun mu uzun bir ömür yaşamıştı. Bu “yıldızı sönen kırmanç ülkesi”nde gitmediği görmediği yer kalmamıştı.

Behzat’ı yaktıklarında kalkıp “Qela Fırçi” dedikleri uçuruma çıkıyor. Anlatmıştı: “Gittim ki, Rayber ocağın başına çökmüş, sırtında da siyah bir çul var. Meğer yastaymış. Bir daha da kendine gelemedi zaten” demişti.

Pek hassas, pek duygulu, pek asabiydi Kokım. Eski zamanlardan kalma en galiz küfürler bir tek onun ağzından güzeldi sanki. Temizlikte üstüne yoktu. Her akşam o kara yabanda evinin önündeki çeşmede –yağmur çamur- demeden ayaklarını yıkar çoraplarını çitiler ellerini göğe açıp dualarını eder yukarı eve öyle geçerdi. Sonra da eski zamanın bereketinden kalma büyük konağın geniş odasında küçük Erzincan sobasını yakar ve oturup huşuyla ocağını beklerdi.

Düşünüyorum da, o evin ekmeğini yemeyen var mıydı acaba bu mıntıkada? İhtimal yediden yetmişe herkes tatmıştır aziz nimetinden mutlaka.

Eskiden, hatırlıyorum, evin büyüğü “Lıl Xatun”du. Büyük cevizin altına kurulur, gelen geçene sual eder, “aç mısınız bıko” der, yukarı yollardı. Lıl Xatun, öyle az buz biri değildi. Çok şey yaşamıştı. Anamın da akrabasıydı. 38’de asker dedemi ararken bunları ağır makinelinin önüne toplarlar. Bilenler anlatıyor. Lıl Xatun kalabalığa yalvara yakara “boa hêqpo mavace” (Allah rızası için söylemeyin) deyip duruyormuş.

O öldükten sonra yerine Khılé geçti. Khılé “Kokım”ın anasıydı. Benim de şahsi serüvenimde özel bir yeri vardı. Yıllar önce garbın Bizans’ında ökselere düşüp ele geçtiğimde ortalık 12 Eylül’ün karanlığından geçilmiyordu. Şaşıracaksınız ama beni mapusanede ilk ziyaret eden oydu. Hiç unutmam. Görüş yerine (o malum kırmanç çalımıyla) bir girişi vardı ki, aman Allah’ım mani olanı heybetinden silip süpürüyordu vallahi.

Bir de “Düna” dedikleri bir dünya güzeli vardı. “Kokım”ın halasıydı. Homeros’un “Kirke”sine benzerdi. Yarı bilge yarı budala sayılırdı. Kime gönül düşürse peşi sıra giderdi. Birçok insan sevdi, kerelerce evlendi, göçten çok sonra garbın yıkılası bir şehrinde öldü.

Siz bakmayın “Kokım”ın sonraları o dağ başında kurda kuşa kalmasına. Ev eskiden öyle varsıl öyle kalabalıktı ki. “Önünde kan kurumaz”dı ki!

Rayberi vardı, mihmanı vardı, kervanı, seyranı ve insanı vardı. Ne zaman üç namlı doruğun bağrına ateş düştü olan işte ondan sonra oldu. Son arbede kimsede nefes alacak takat bırakmadı ki. Tarih adeta tekerrür etti. Vaktiyle ateşte, suda, gazda, boğulan (boğdurulan) bir kavim ayın karanlık yüzüne kalakaldı yine. Koca ev koca köy koca mıntıka art arda boşaldı gitti.

Ondan sonra vay “Kokım”ın başına gelene! Artık gündüz ordu gece dağdakiler fink atıp durdu çevresinde. Evi mi basılmadı, sorguya mı çekilmedi, iki ateş arasında mı kalmadı? Yine de terk etmedi ocağını.

Şimdi de o saçma sapan “kelp hikâyesi” yetmiyormuş gibi bir de boğula boğula ölmek varmış meğer kaderinde. Eyvah ki ne vah!  İnsanın “salgın bula bula gelip onu mu buldu” deyip bağırası geliyor vallahi?

Halbuki ondan birkaç yaş önceki emsallerini hatırladığımda, biliyorum, her biri kendi rahat yatağında huzur ve sükûnla veda etmişti bu dünyaya.

Şixo kirve, yıllar önce salına salına evinin arkasındaki ormana gitmiş, tütün tabakasını çıkarıp bir ciğara sarmış, sırtını asırlık ağaca yaslayarak ilk fırtını çekmiş ve gözlerini uyur gibi kapatıvermişti. Setxan Ağa, akşam Kakperli iri cüsseli sefkanla son şırasını içmiş, uykuya dalıp sabaha doğru yatağında ölü bulunmuştu. Xıtke Rızay, son nefesini Allah’ın meleğine öyle sessiz sedasız teslim etmiş ki, kimsenin haberi dahi olmamıştı. Diyeceğim; eski nesil kırmançların hepsi anamın “güzel ölüm” dedikleri cinsten ölmüştü.

“Kokım”ın da temennisi oydu ama olmadı işte. Kahpe felek onu öyle bir yerde yakalayıp kıstırdı ki,  kim bilir belki de son duasını bile edemeden gitti. Zaten sayrılarevinde yalnızdı. İhtimal modern tıp onu bir odaya attı ve ölümünü bekledi.

Tıp dedim de, ne vakit (hastadan-şifadan-şifahaneden) söz edilse, aklıma hep Lacan’ın yıllar önce söyledikleri gelir. “Farmakoloji biraz da ağu demektir!”

Onunla postu çoğu zaman büyük cevizin altına sererdik. Önümüzde de şırıl şırıl su akardı. Arkamızda hep büyük çayır olurdu. (Anlatırdı: Meğer bu çayır dedeminmiş. O uğursuz olay sonrası kan bedeli karşılığı onlara bırakılmış.) Bazı geceler Ana Fatma’nın şavkı ortalığı ışıttı mı çayır adeta ağlardı. Ortasındaki göletten envâ-i çeşit sesler çıkardı. Uzundu. Bir ucu ta ormana kadar giderdi. Karanlık çöktü mü ormanın sakinleri bir görünür bir kaybolurdu ortalıkta.

Sabahları ama mütemadiyen bülbül öterdi koruda. Şarkısı hiç dinmezdi ki. Mest ederdi insanı. Harper Lee boşuna laf etmemiş demek ki. “Bülbülü Öldürmek” sahiden de günahmış!

Kokım az şey mi anlatmıştı o cevizin altında (kurdun kuşun sesi arasında) bana?

(Bu dağların kartalı “Saan” öldüğünde evde misafir varmış. Haberi duyduklarında büyük odanın içe gömülü dolabında Rayberle “Muzırem” dediği babasının fotoğrafı pat diye düşüyor yere!)

Dedim ya, bülbülün evi tepemizdeki ceviz ağacıydı. Başımızın üstünde cıvıl cıvıl ötüşüp dururdu öyle. Tevekkeli değilmiş. Ölümünden sonra Seray anlatmıştı.  Kara haber yayıldığında meğer kuşun şakıması o saat durmuş. Gökte de bir gün önce peş peşe yıldız kaymış.

Belli ki doksan yıllık hafızanın ölümüne yaban bile razı olmamış. Nasıl olsun ki? O yükseltide “theyr-thur” dışında başka kim vardı ki yanında? Cer u ciran namına kimse yoktu ki? “Ağlayan kuş” kime bakıp sızlasındı ki şimdi? Bülbül de sustu işte. Haberi alır almaz sustu.  Karısının feryadı ortalığı şin u şivana çevirdiğinde lal u ker olup sustu!

*(Yabanın Son Yaşlısına Ağıt)  

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı