DersimKöşe Yazıları

BİTMEK BİLMEYEN GAREZ

Hüseyin Ayrılmaz yazdı

“Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük.”

Yavuz Selim 20 Mart 1514’te İran seferine çıkmazdan önce geçeceği güzergâhlar üzerine bir araştırma yaptırır. Söz konusu araştırmanın amacı yol temizliğidir. Şah İsmail ile hesaplaşmaya giden Yavuz, Sivas’ın ötesine geçtiğinde “Kızılbaş taifesine” yönelik fermanını oradan itibaren başlatır.

Yavuz’un keskin kılıcından kaçan Kızılbaşlar köylerini terk edip dağlardan Dersim’e sığınırlar. Yavuz’un ordusu yönünü Dersim’e çevirmek ister, ancak gerek çevre illerden kaçanların gerekse de Dersimliler’in dağ geçitlerini tutmaları sonucu Dersim’e giremez (İran seferi de etken olabilir) ve Tercan üzerinden Erzurum’a geçer.

Yukarıda vermiş olduğum alıntı, yüz kişiye dağıtılmak üzere hazırlanan, 1934’te yazımı tamamlanan Jandarma Genel Komutanlık Raporu’nda yazılıdır.

Anlaşılan Yavuz’un garazı (maksat, niyet, kin) Dersim’e girmiş olsaydı, bu gün kapımızda “isyan” eden bir Dersim’i görmüyor olacaktık tespitinde hemfikirdirler.

Yavuz 1514’de Dersim’e giremedi, Dersim’in bütünlüklü hali bu tarihsel garazı önlemişti. Ancak yüzyıllar sonra torunları öyle bir öfkeyle geldiler ki taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayarak tarih önünde atalarını adeta yâd ettiler.

Peki Dersim’den istenen neydi?

Osmanlı Dersim’i ümmetine dâhil etmek ve bakiyesi olarak görmek istiyordu. Yavuz’la başlayıp bitmek bilmeyen seferler bu maksatla yapılmıştı. Bu mirası devralan cumhuriyetin kurucu kadroları ise Dersim’i yeni kurulan Türk ulus paradigması içinde görmek istiyorlardı. Bu ya gönüllü iltihak yoluyla ya da zorun hükmü ile yerine getirilecekti. Esasen ilk günden itibaren Ankara’nın derin planı bu yöndeydi. O sebepledir ki, Dersim mebusu Hasan Hayri Bey, “Meclis özel oturumunda Kürtler, Türkler’den asla ayrılamazlar dediğimde Atatürk beni çılgınca alkışlıyor ve ayaklarını yere vuruyordu.” demişti.

Ancak Lozan Antlaşmasına imzalar atıldıktan sonra niyetler açığa çıktı fakat atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti. Hasan Hayri Bey bu kullanılmışlık karşısında eleştirilerini yüksek dozda dile getirdiğinde aranan suç bulundu ve Şeyh Sait isyanına destek verdiği gerekçesi ile İstiklal Mahkemesi eliyle idam edildi.

O gün esas plan devreye konuldu ve hazırlık süreci başlatıldı.

1925’ten itibaren sözü edilen bu hazırlık süreci Dersimliler tarafından yeterince bilince çıkarılamadı. Devlet ise tarihi tecrübeler ışığında çok sayıda kadroyu Dersim’e seferber etti.  Bu kez kazanmak istiyorlardı ve onun için kullanılacak her yöntem mubahtı. Aşiretler arası çelişkilerin bu dönem yoğunluk kazanması yürütülen geniş çaplı istihbarat faaliyetlerinin bir sonucudur. Osmanlı’dan miras kalan “iti ite kırdırma” denilen politikasının bu devletin bir mahareti olduğunu göremediler. Dahası onlar kendilerini gün be gün yenilerken Dersim bu sürecin gerisinde kalarak derlenip toparlanamadı. Ne içte istenilen birliği sağlayabildi, ne de merkezi bir örgütlenme etrafında bir araya gelebildi. Yani tam anlamıyla kurdun arzuladığı bir iklimden geçiyordu Dersim. Nihayetinde oluşturulan bu hava beklenilen o uğursuz sonu beraberinde getirdi. Yıllar önce mikrofon tuttuğum her tanık otuz sekizle ilgili cümle kurarken “Heq çéyé aşıru bıvésno, xebera xo kı jü kerdéné henté zav zéç lıngané eskeri ver néşiyéné” diyordu.

Zulmün vahşetini iliklerine kadar yaşayanlar o günleri bize tüm ayrıntıları ile anlatıp aramızdan öyle ayrıldılar. Onların bu tarihi hatırlatmaları, sonraki kuşaklar kendi akıbetlerine uğramasın diyeydi. Zira onlar bu endişeleri son nefeslerine kadar taşıyarak göçüp gittiler. Neden mi? Çünkü yaşamlarının her kertesi başkası olmakla geçmişti. Dolayısıyla her şey ilk gün programlandığı şekliyle devam ediyor. Yüz yıllık bir asimilasyon ve entegre sürecini büyük oranda da başardıklarını söyleyebiliriz. Onlar bu tarihi tecrübeler ışığında Dersim’i yönetiyor ve dönüştürüyorlar.

Bir örnekle yazımı sonlandırayım. Biz kendi küçük dünyalarımızda gezinirken, bakın bir Dersim tabelası (Dersim Belediyesi’ne asılacaktı.) nelere yol açtı ve koro halinde kimlerin kanını köpürttü. Değerlerimize yapılan hakaretler yetmedi, atalarımızın akıbetleri ile tehdit edildik. Parmak sallamalar birbirleriyle yarıştı. Fatih Maçoğlu’nu göklere çıkaranlar bir anda had bildirmeye kalkıştı ve anında belediyeye kayyum gölgesi düştü.

Hani iyiyiydik, güzeldik, başarılıydık. Okuma yazma oranımızla gurur abidesiydik. Sahi ne oldu? Olan şu ki, kendinize ait bir söz ve bir pratik adım, size dair tüm methiyelerin ve güzellemelerin bitmesi demektir. Yani kimse kendini kandırmasın, nefesimiz çizmenin ebadı kadardır. Sahi, kaçımız Dersim tabelasını en az karşıtları kadar dert edindik? Sonuç olarak  dün birlik değildik o uğursuz günleri yaşadık, bugün de değiliz ve her şeyimiz elimizden alınıyor. Çare ortak değerlerimizde buluşmaktır.

Hüseyin Ayrılmaz

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı