EkolojiGüncel

Dersim Su Karakterlidir

Hüseyin Arslan Yazdı

Dersim, tarihi ve insan iklimi ile su karakterlidir. Neden su? Su, sonsuz derecede esneyen ama asla kırılmayan bir elementtir. En sert kayalara, ağaca dahi çarpsa bir akarını bulup yoluna devam eden, geçtiği biriktiği yere hayat veren bir element…

Tarihteki toplumsal örgütlenme modelleri içinde istisnalardan biridir Dersim. Sınırlı tarih bilgimiz bizi derebeyliklerden imparatorluklara, krallıklardan cumhuriyetlere dek onlarca yönetim biçiminin belli süreler yaşayıp yerini başka formasyonlara bıraktığını gösteriyor. Çoğunlukla da savaşlar yıkımlarla yer değiştirmiştir bu formasyonlar.

Peki bütün bunlarla yaşıt olduğu ve her daim bunların saldırılarına uğradığı halde nasıl hâlâ ayakta, nasıl var? Çünkü kendini içeriden yeniden üreten bir hukuk, adalet, inanç, ekonomi vb. ile örülü, hiyerarşik olmayan ama rızalığa, hakka dayalı bir sistemdir.

Pirler, ocaklar bu sistemin devamında başat bir yere sahip. Belirleyen sanırım daha çok inanç sistemidir. Kirmancîya Belekê’densin, Reya Heqî’densin. Kim ne isterse desin ama böyle bir özelliği var tarihsel Dersim’in. Doğada, ağaçtan kuşa, dağ keçisinden suya her şey Xızır’ındır, her şey kutsaldır. Belirtilmelidir ki bu; kendisini doğanın efendisi değil, bir parçası sayan ve yaşamın ancak bütün çevrenin korunması ile mümkün olduğunu bilen esnek inanç ve yaşam sisteminden gelir. Kutsallık atfedilmesi, bir koruma ve birlikte var olma formudur. Su ve diğer yaşam kaynakları bütün canlı hayatın ortak ihtiyacı ve hayatın devamı için mutlak korunmalıdır.

Toplumsal sosyal formunda ölüm cezası ve benzeri ağır cezalar yoktur ve bu çatışmanın, sert kırılmaların yaşanmasını engelliyor. En ağır ceza toplumdan izole edilmek olan ‘’düşkünlük’’ cezasıdır ki, bu dahil sorunun sebep olduğu sonuçları onarmak ve rızalık içinde sosyal hayatı yeniden üretmek üzerine kuruludur. Her yeni zaman ve koşula göre kendisini yeniden üreterek var olmaya devam eden bir mekanizma gibidir Dersim Kızılbaş Alevi süreği.

Coğrafya gerçekten kader midir başka mesele ama, Ortadoğu cehenneminde bir tür Nuh’un gemisidir Dersim. Bir yaşam vahası. İtirazı olanın, başı dertte olanın, devletle çatışanın gelip sığındığı gelip saklandığı yerdir. Diğerlerince kırılmak, kesilmek istenen entegre olmayan, onlara rağmen var olma becerisi gösteren bu özelliğidir. Ama şimdi rahatlıkla söylenebilir ki, tarihte ilk kez bu denli derin bir tehlike altındadır ve varoluş sorunu ile karşı karşıyadır. 37-38 soykırımından sonra bile hayatta kalmayı, kendisini yeniden üretmeyi başarabilen Dersim, ikinci soykırım olarak addettiğimiz 1993-94’ten beri aralıksız gerilemektedir.

Kanımca daha önceleri kendisi için süreklileşmiş bir tehdit görüp kabaca saldıran, katliam ve sürgünlerle çözmeye çalışan dinci-ırkçı devlet aklı, kendisini yeniden üreten dinamiklerimizi keşfetti ve çözmeye buradan başladı.

Tarihsel Dersim sınırlarını düşünün. İnanç sistemini, toplumsal ve ulusal birliğimizi dağıtmak için farklı iller, farklı merkezler şeklinde örgütleyip alabildiğine küçülten, sınırları daraltan devlet yine de istediği sonuçları alamadı yüzlerce senedir. Ama şimdi daha sinsi daha acımasız yöntemlerle saldırıyor Dersim gerçekliğine. İzleğin üretilme merkezlerini hedef almakla başladılar ikinci büyük soykırıma. İlk olarak da toplum, kanaat önderlerinden, oluşmuş devrimci-yenilikçi birikimden ayıklandı. Kimi katledildi, kimi zindanlarda çürütüldü, kimi ise sürgün…

O güne kadar toplumu bir arada tutarak getiren ocaklar, pirler, kanaat önderleri toplumdan tecrit edildi. Çözüldük, sahipsiz kaldık, derin gedikler açıldı. 1937-38 soykırımı gerçek anlamda, pek çok boyutu olan bir travma ve biz bunun etkileri henüz ötelemeye başlanmışken 1993-94 tertelesine yakalandık. Bu tertele 38 kadar can kaybı yaratmadı belki ama yıkım daha fazla oldu. Tam olarak nerdeyse bütün dağ ve orman köyleri, mezralar yakıldı. İnsanımız sırtındaki elbiseyi, beslediği hayvanlarını dahi alamadı kimi yerlerde. Çıplak canını kurtarmaya razı oldu.

Bu kez kırmakla, sürgün etmekle yetinmediler. Coğrafyayı, hayat alanlarımızı yaşanmaz hale getirdiler. İnsanlarımız geri dönse bile hayatta kalabilecek koşulları yok, ne varsa tahrip ettiler.Tarihsel aklımız tıkanmalar yaşadı. Saldırıların derinliğini doğru anlayıp mevziler oluşturamadık, yıkılan mevzileri zamanında tahkim edemedik.

Türk devlet yapısı Sünni ve Türk’tür. “Türklük sözleşmesi” ile Türklük bütün etnisitelerin, Sünnilik de bütün inançların efendisi pozisyonundadır. İkisi dışında kalanların tamamı mutlak tehlike ve baskı altındadır. Dersim, Kürdistan’dan özellikle tecrit edildi. Kızılbaş Alevi kimliği Sünni Kürtlere, tarihsel kötülükler propaganda edilerek de Sünni Kürtler bize tehlike olarak belletildi.

Seyid Rıza ve Şeyh Said Efendi arasında geçtiği söylenen “Alevilerin kestiği kurbanı yemeyiz” yalanı tam yüz yıl bizi birbirimizden koparmak için işlendi. Doğrusu başarılı da oldu. Zaten zemini var ve bunu çok ciddi bir şekilde işlediler. Ama Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdürrahim ve Muşlu Hilmi Yıldırım’ın öncülüğündeki bir ‘savaşçı’ grubun,1937 yılında Suriye’den yola çıkıp, Dersim’e yardıma gelirken, Bismil’de öldürülmeleri gizlendi hep. Ya da Dersimlilerin ilgisini çekmedi yeterince.

Devlet aklı, ekonomik olarak kendisine bağımlı olmayan bir kesimin kültürel ve etnik aidiyet bakımından da asimile olmayacağını bilir. İlkin ekonomik geçim kaynaklarımıza saldırdılar. Önce orman yasakları geldi, ardından da yayla yasakları…

En iyi bildiği iş elinden alınınca bir usta bile en kötü işçi durumuna düşer. Bizim ata dedemizden gördüğümüz, geçinip var olduğumuz bir ekonomik sistemimiz vardı. Devletten hiçbir yatırım, hiçbir destek olmadan hayata devam edebiliyorduk. Devlete ihtiyacımız yoktu. Ve bu yüzyıllardı böyle olagelmişti. Sırf bu anlamıyla bile bir modeldi Dersim.

Alışık olduğu kurulu düzeni dağıtılan Dersim insanı yabancı olduğu memleketlerin varoşlarına göçe mecbur bırakıldı. Kapitalist üretim ekonomisinin çarkları altında ezildi. Sosyal yapısı dağıldı. Kendine ve kültürüne yabancılaştı insanlarımız.

Herhangi bir ağaç, bir ot bile kendi florası faunası içinde ancak kendi hayatını sürdürebiliyor. Alp lalesini Arap çöllerine dikemiyorsun, dikersen bu cinayet olur. Bir üretim sisteminiz var, diğer bütün şeyler bu üretimin olduğu alanda şekilleniyor. İnanç mekanlarından kopunca orucunu tuttuysan komşunla pay edemediğin geleneklerin ölüyor. Pirin evine gelmiyor, komşuna kurban dağıtamıyorsun, darda olsa dayanışamıyorsun, ziyaretgâhlarına gidemiyorsun. Çocuklar, Xızır lokması toplayamıyor, onlara kimse masal anlatmıyor ve bir zaman sonra başkaları oluveriyorlar.

Elektrik, çoğu köye 1984’den sonra geldi. Boşuna değildi. Özel kanallarla birlikte televizyonlarla Türkçe’yi evimize taşıdılar. Tek kelime Türkçe konuşulmayan köylerde gün boyu Türkçe diziler izlemeye başladı. Zaten eğitim olanağından yoksun olduğu için dilimiz tehlike altındaydı. Anadilimiz gözümüzün önünde yavaş yavaş yok oluyor.

1970’lerden itibaren sol yaygın olarak örgütlendi Dersim’de. Ama sol da hiç bir zaman dilimizin, inanç sistemimizin ölmesini kendine sorun saymadı. Bizi Türkçe kurtarmaya çalıştı. Bütün faaliyetlerini Türkçe yürütünce devletin yatılı okulları, memurlarıyla başaramadığı kadar Türkçeyi yaydı Dersimde.

Kavim dili ile kavimdir. Asimilasyon önce dili hedef alır. Kimliği dil üretir zira. Şehirde dilin tehlikede, inancın tehlikede; dilin ve inancından dolayı sen tehlikedesin. Ana dilinle konuşamazsın sokakta, komşuların yanında yoktur, akrabaların yok…

Mezarların orada bir başına kalmıştır ve ziyaret dahi edemiyorsun. Dağılmışız batının da batısına. Zaten iki sıfır eşitsiz başlayan sömürge eğitim sistemi, toprağınızdan, işinizden koparıldığınızda cehenneminiz oluyor. Ama en acısı da kendi toprağında kendi komşu çocuklarıyla oynamadan, toprağı suyu görmeden tamamen başka iklimde, tehlikeler girdabında adım adım senden koparak büyüyen büyüdükçe kopan çocukların oluyor. Çocuklarımız Jarudiyar yurdundan birer kır çiçeği gibi koparılıyor.

Şimdi diasporadan köylere kadar bir yeniden toparlanma çabası içindeyiz. İlkece, saldırı alan mevzilerimiz, bizi zayıf düşüren alanları tahkim etmemiz gerek. Günübirlik tedbirler elbet önemsiz değil. Yüzlerce tekil çaba var, dönem dönem bir araya getirme çabaları da az değil ama bizim daha gerçekçi daha köklü çözümler bulmamız gerek.

Işıklı kırları, kadim masalları, en çok da annelerimizin sesiyle kulaklarımızda kalan Xızır’ın dili dediğimiz dilimizin hasta yatağında olduğu kadim Dersim için yekinmek huzursuzluğundayız. Yeniden inşa, yeniden Nuhun Gemisi yapmak mümkün. Kadimden bu yana masalımızın komünyası olan Dersim bu hayatta olmayı ve yerini temsil etmeyi fazlası ile hak ediyor.

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı