GüncelPolitika

KATI MERKEZİYETÇİ ULUS DEVLET AŞILMADIKÇA, HALKLAR ÖZGÜRLEŞEMEZ (*1)

Hüsnü Gürbey Yazdı

Çağdaş dünyada homojen halklardan oluşan devletler yok gibidir. Devletler, “egemen” çoğunluk bir ulus yanında, değişik oranlarda birleşen farklı uluslardan oluşur. Bu birleşimde adil olmayan hak ve özgürlüklerin paylaşımında, egemen ulus ile azınlık ulus arasında çeşitli sorunlara neden olur.  Sorunların çözüm yöntemi, iki farklı devlet anlayışı kendini dayatır.

Bir yandan ulusal azınlıklar sorununu görmemezlikten gelen, güçlü merkeziyetçi bir anlayışla,tek bir ulusal projenin gözetiminde ulusal azınlıkları birleştirmeyi arzulayan Jakoben anlayış; öte yandan farklı ulusal azınlıkları zenginlik sayan ve sorunu demokrasi içinde âdem-i merkeziyetçi bir anlayışla çözmeye çalışan demokratik anlayış…Eşitlik temelinde farklı kültürleri bir arada yaşamayı savunanlar, etno-kültürel farklılığı ulus devletin kurucu ögesi olarak değerlendirir ve korumaya önem verirlerken; jakobenler, yalnızca hâkim ulusun egemen olduğu bir devlet modelini savunurlar.Çağdaş dünyada tekçi ulus devlet modelini savunanlara karşın, federal toplumları savunan daha liberal görüşler, gittikçe daha çok kabul görmektedir.

1789 Fransız Devrimi’nin halka en çok yaslanan ve devrimin en radikal kesimini temsil eden jakobenler, sadece eski rejimi tasfiye etmekle yetinmeyerek, yeni bir ideoloji yaratmayı amaçlamışlardı. XIX. yüzyıla ve kısmen XX. yüzyıla damgasını vuran bu ideoloji, halka rağmen halkçılık ile ulusçuluk olmuştur. Kapitalizmin, ülke içinde hızla gelişmesi için ulusal devlet ne kadar önemliyse, devletin merkezileşmesi için ulusçuluk akımına da o kadar önem verilmiştir.Jakoben ideoloji;  ekonomik eşitsizliğe karşın siyasal eşitliği savunur, aristokratik imtiyazları yok etmeyi amaçlar ve en nihayetinde de devlet içindeki derin farklılıklarının tanınması fikrine tamamen karşı çıkar.

Ulus devletlerin çoğunda, Jakoben gelenek güçlüdür ve baştan çıkarcı bir cazibeye sahiptir. Zira Jakoben gelenek, sosyo-politik muhalefet kaynaklarını yok etmek yahut bu güçlere boyun eğdirmek suretiyle toplumsal uyum ile tek ve bölünmez bir ulusun yaratılmasını vaat eder. Jakobenizm, haklı ya da haksız her türlü ihtilafa karşıdır ve diktatörlük rejimiyle aralarında derin bir ilişki vardır. Bütün radikal yeniliklerin ancak bu şekilde halka zorla benimsetileceğine inanır. Dolayısıyla Jakobenizm demokrasiyi değil, çoğunlukla despotik bir yönetimden yanadır.

Modern demokratik toplumlar, gerçek bir özgürlük duygusu sunan ve ulusun kendi kaderini tayin hakkına olanak sağlayan sosyo-politik bir ortamı geliştirmek için bu ideolojiden kendilerini sıyırmalıdırlar. Ancak her ulusun kendi devletine sahip olduğu bir yeni gerçekliği kavramsallaştırmak da güçtür. Günümüzde belli bir tanıma ve/veya otonomi biçimi talep eden sayısız farklı ulus ve kültürler mevcuttur. Dahası, modern dünyada çok sayıda ulus olmasından ötürü, ulus devlet oluşumunu kimlik taleplerini tatmin etmenin tek yolu olarak görmek güçtür. Fakat bu faktörler bizleri, ulusal egemenliğe yönelik talepleri önsel olarak (apriori) reddetmeye sevk etmemelidir. Nitekim geçtiğimiz yarım yüzyıl içinde, uluslararası toplum hem belli bir düzeyde siyasal istikrarsızlığı kabul etmiş hem de yüzden fazla yeni ulus devletin gelişimine uyum sağlayabilmiştir.

Araştırmalar bize gösteriyor ki, günümüzde bile etno-kültürel ulusların çok azı kendi devletlerine sahiptir. Dolayısıyla, bu durum bizleri toplulukların barış ve uyum içerisinde birlikte yaşayabilmeleri için çeşitliliği ve farklı ulusal kimlikleri bir arada barındırabilecek yolları düşünmeye sevk etmektedir.Bununla beraber, ulusal çoğunluğun, ulusal bir azınlığın kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirmek için halk egemenliğine dayanması kriterini bizatihi kendi sorumluluğuna almasını da kabul etmeliyiz.

Jakobenizm iktidarını, en uzun Türkiye’de korudu:

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, farklı ulusları barış ve uyum içinde bir arada tutmak için çeşitli fikirlerin üretildiğini biliyoruz. Bunlardan en önemlisi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) 1902 Kongresine egemen olan Prens Sabahattin’in görüşleridir. Prens Sabahattin, Osmanlı İmparatorluğunun ancak “Âdemi Merkeziyetçi, Teşebbüsü Şahsi” görüşünü uygularsa dağılmaktan kurtulacağını öne sürer. Fakat bu görüş 1905 Kongresi’den Jakobenlerin egemen olmasıyla çıkartılır, Prens Sabahattin gericilikle suçlanarak partiden uzaklaştırılır.

Bu tarihten itibaren Türk aydını Jakobenizmi kendisine rehber edinmiştir. Türk aydını, Türk siyasi anlayışı jakobendir, yani merkeziyetçi güçlü devletten yanadır. Devletin ancak bu şekilde korunacağını ve gelişebileceğine inanır, âdem-i merkeziyetçiliği ise bölücülük ve gericilik olarak tanımlamaktadır. Buna göre merkeziyetçilik; ilericilik ve devrimciliktir, âdem-i merkeziyetçilik gericilik ve karşı devrimcidir. Bunların Türk siyasi hayatındaki karşılığı şöyledir: CHP jakoben ve ilerici, sağ partiler (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka, DP, AP, ANAP) “adem-i merkeziyetçi” ve gericidirler. Fakat bu tanım gerçeği yansıtmamaktadır,söz konusu azınlık haklar olunca, Jakobenler/ilericiler olsun, sağ, liberal ve İslam’ı partiler olsun tümü aynı tepkiyi(refleksi) göstermekte, katı ulusalcı merkeziyetçi devlet anlayışında birleşmektedirler. Kısacası, Türkiye’deki tüm partilerin az-çok jakoben gen taşıdıklarını söylersek abartmamış oluruz.

23 Ocak 1913 tarihinde askeri bir darbe ile iktidara gelen İTC Jakobenizmi; bu satırların yazıldığı Nisan 2020 tarihine kadar iktidardadır. Bu uzun süreç içerisinde, ülkede pek-çok iktidarlar değişti, zaman zaman siyasi ortam yumuşatıldı, siyasi partiler serbest, parlamento faaliyete, medya görev başında, ama uygulamalar hep tepeden inmeci ve Jakobence, özellikle Kürtler, Ermeniler ve diğer azınlıklar söz konusu oldukları dönemlerde…

Geçmiş yıllarda Türk devlet adamları,Batı Avrupa ülkelerine özellikle de Almanya’ya yaptıkları ziyaretlerinde, Türk toplumuna hitap ederken; “Alman toplumu ile entegre olun ama sakın asimile olmayın” diyorlardı. Bunun üzerine siz neden Kürtleri asimile ediyorsunuz kendilerine sorulunca, “bizde Kürt yok ki asimile edelim” cevabını veriyorlardı. “Bölgedeki düşük yoğunluklu savaş diye tanımladığınız çatışmaları nasıl açıklayacaksınız” sorusuna da, “onlar Kürt değil, terörist ve bölücü örgüt mensuplardır, biz terör örgütüne karşı savaşıyoruz.” Türkiye 9 Ekim 2019 tarihinde “Barış Pınarı Hareketi” adıyla, Rojavaya müdahalede bulununca ve Kürtleri eziyorsunuz diye dünyada tepkiler gelince, Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Benim Kürt kardeşlerimle bir sorunum yok, olsaydı, partimizde bu kadar sayıda Kürt kökenli milletvekillimiz olur muydu? diyecektir.

Etnik-kültürel kimlik sorunu, Türkiye’nin yüzleşeceği en büyük sorunların başından gelir. Bunlardan bir tanesi de Ermeni sorunudur. Anadolu’nun kadim halklarından Ermeniler için onlar, göçebe bir halk oldukları için tehcire uğradılar, yani bir yerde kendilerine iyilik yaptık demek istiyor. Bu harika fikri Erdoğan ABD gezisi sırasında dile getiriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 13 Kasım 2019 tarihli ABD ziyareti sırasında ABD Diyanet Merkezi’ne yaptığı ziyarette Ermeni halkı için, ‘’Bundan önce değişik yerlerde göçmen olarak dolaşırlardı, Türkiye’de de aynı şekilde göçmen olarak yaşarlarken zorunlu tehcir yaşandı” dedi. Bu demeç çok vahimdir, bir yandan 1915 Ermeni soykırımını meşrulaştırmaya çalışırken öte yandan bu toprakların her karışında, bütün imhalara rağmen hâlâ izleri silinmeyen Ermeni eserlerinin varlığını nasıl izah edecek acaba.  Kürt var ama hakları yok, Ermeniler göçebe bir halk oldukları için tehcire uğradılar, ne harika fikirler ama…

Türkiye’ye özgü olan bu sistemi anlamak oldukça güç, demokrasiyi vaat ederek iktidara gelenlerin, neden bu taahhütlerinden vazgeçtiklerini, kendilerini neden dar kalıplar içerisine hapsettiklerini sadece Jakobenizme bağlamak,elbette ki yetersiz kalır.Türk burjuvazisi de Türk politik önderleri kadar suçludur. Nedeni ise Türkiye’de burjuvazi, Batı’daki gibi kendi öz dinamikleri içinde gelişmemiştir. Türk burjuvazisi, devletlû Jakobenlerin eteğine yapışarak, Hıristiyan unsurların servetlerine el koyarak, birikim yapmıştır. Dolayısıyla suçludur ve korkaktır. Demokratik bir ortamda, gayri meşru yollardan edindiği servetten, pay talep edileceği korkusuyla yaşamaktadır. Onun için Jakobenizmle ilintili faşist bir yönetimi, her zaman demokrasiye tercih etmektedir.

Tarih, varsayımlar üzerine kurgulanamaz,  olgular üzerinde incelenir, bundan dolayıdır ki, E. H. Carr: “tarih doğrulanmış bir olgular kümesidir” der. (*2). Yine de diyebiliriz ki, Prens Sabahattin’in görüşleri belki uygulansaydı, Osmanlı İmparatorluğu yine de dağılırdı ama Ermeni soykırımı gibi yüz kızartıcı bir suç işlenmeyebilirdi; Ermeni soykırımı işlenmesiydi, muhtemelen Dersim soykırımı da işlenmezdi…

Türkiye Cumhuriyeti, özgürlükçü bir anlayışla değil, yasakçı bir zihniyetle kuruldu. Dolayısıyla kuruluşundan itibaren Hıristiyan halklar dışlanırken, devletin resmen tanıdığı Türk ve Müslüman kimliğin dışında kalan etnik kimliklere ve Kemalist ideolojiden farklılaşmaya yönelenlere karşı çok şiddetli devlet baskısı uygulandı. Bu durum, devlet terörünün aynılaştırmadığı toplumsal grupları hedef alınışının örneği olarak değerlendirilebilir. Ulus devlet tek bir potada eritemediği etnik, dinsel, düşünsel ve siyasal farklılıkları ya imha etme yoluna gitmiş ya da kendi kimliğine ve ideolojisine asimile etmeye çalışmıştır. Bunun somut örneği Türk tarihine 3K formülü olarak bilinen, yani Kürtlerin, Kızılbaşların ve Komünistlerin imhası olarak geçmiştir. Adı geçen bu unsurlar imha edilmeye çalışılırken aynı dönemde Türklük ayrıcalıklı bir konuma getirildi, mütedeyyin Müslümanlar kendi hallerine bırakıldı, siyasal İslam ise politik arenada uzaklaştırıldı.Bütün bu hukuksuz işlemler kısa bir süre sonra yasal bir zemine oturtuldu; 9 Mart 1924 tarihinde kabul edilen ve tarihe 24 Anayasası olarak geçen Anayasa’nın bu hükmüne göre; “Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir millet tanımaz” denilmektedir.

Anayasa’nın bu hükmü Türkiye halklarına zorla dayatıldı, ama halk tarafından pek rağbet görmedi. Kürtler 1925-38 arası çok şiddetli bir direniş gösterdiler ve ağır bedeller ödediler. Kısa bir sessizlikten sonra 1960’lı yıllardan itibaren yeniden direnişe geçtiler. Devlet, çoğu demokratik nitelikteki bu direnişlere askeri darbelerle karşılık verdi. Nihayet 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi, 3K kapsamındaki unsurları ezmeye devam ederken, devlet kapılarını politik İslam’a sonuna kadar açtı. Bu tarihten itibaren (bugün dahi anlamaktan güçlük çektiğim) liberal sol entelijansiyası, demokratik zeminde buluşmak amacıyla İslami entelijansiyası ile diyaloğa girdi,konjonktür de siyasi İslam’dan yana gelişmekteydi. Nihayet İslamcılar 2002 yılında iktidar oldular. Her iktidar talep edenler gibi İslamcılarda, demokrasi vaadi ile iktidara geldiler, ama çok kısa süre sonra onlarda Jakobenleştiler. Türk siyasetinin tipik özelliğidir;eskinin mağdurları, muktedir olunca, devletin çağ dışı kalmış anlayışıyla hesaplaşacağına onunla uzlaşıyorlar ve uygulayıcısı oluyorlar.Şimdi “İslamcılar” iktidarda, Kürtleri ve Alevi/Kızılbaşları yok sayıyorlar,asimilasyonu dayatmışlar, “ya Türkleşeceksiniz, İslamlaşacaksınız ya da yok olacaksınız” diyorlar ve eziyorlar. Kürtlere karşı ölüm makinesine dönüşmüşler ve ezilmelerini zevkle izliyorlar.Soykırımdan dolayı Ermeni ve Dersim halklarından özür dileyeceklerine, soykırımı meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Cumhuriyetin yüzüncü kuruluş yılına yaklaşıldığı bu yıllarda bile iktidarda Jakoben anlayış hâkim. Bu anlayışta demokrasi çıkmaz, sadece kendini yeniden üreten sivil-asker faşizm çıkar. Bu yüzdendir ki Türkiye halkları insani gelişmişlik açısından ne yoksul ülkelerin seviyesini aşabiliyor ne de zihniyet değiştirebiliyor; fasit bir döngü içinde dolanıp duruyor….

Bir halklar hapishanesine dönüştürülen, uygarlıklar beşiği Anadolu’yu, yeniden halklar, inançlar ve özgürlükler bahçesine dönüştürmek mümkün. Yeter ki,jakoben zihniyetinde beslenen katı merkeziyetçi, tekçi ve yasakçı devlet anlayışı aşılsın. Bu da ancak çoğulcu demokrasiyi benimsemekle, demokrasiyi yerele yaymak, etkinleştirmek, özümsemek,tüm kurum ve kuruluşlarıyla işletilmesine olanak tanımakla, mümkün olacaktır…

Türkiye geleceğe sorunsuz girmek istiyorsa, hem tarihi ile yüzleşecek hem de kangrenleşen etnik-kültürel kimlik sorunlarını bugünden çözecektir.

(*1) Kürdistan ve Kürt sorununu mümkün olduğu kadar bu makalenin kapsamı dışında tutuk.Çünkü Kürdistan, dünyada benzeri olmayan kendine has özelliklere sahiptir. İlk başta ülke, komşu dört devlet tarafından bölüşülmüş, Irak hariç diğer parçalarda bir statüye dahi sahip değildir. Bu özelliğiyle, tarihte biraz Polonya’ya benzese de, toplumsal yapısının homojen olmaması bakımından ondan ayrılır. Ortadoğu’da, Türk, Arap ve Fars etnik unsurlardan sonra da en kalabalık etnik unsur olması bakımından da ayrı bir özelliği vardır.

(*2) E. C. Car; Tarih Nedir: Birikim Yayınları, İstanbul, 1980, s, 14

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı