Kültür Sanat

QIRRAYİSÊ YABANİ*

  1. Henüz azdılar. Attar’ın “teyr” dediği kuşlara yakındılar. İçlerinden biri kanat çırptı mı diğerleri yanık yanık havalanırdılar. Daha sabah çiyine benzer idiler. Mevsimin ilk karına, ilk yağmuruna benzer idiler. Alınlarına çığ yerine ışık düşürmüştü koca tarih. Işığın ardına düştüler. Işığı alnında ilk hissedenlerdi onlar!

Kutupları yoktu önce. Ufka baktılar, göğe baktılar, gökteki kervankırana baktılar ve yürüdüler.

(Daha sabahın da sahibi olacaktı. Karanlığın efendileri yeryüzü sahnesinden birer birer silinip süpürülecekti. Koca bir rüyaydı gördükleri. İyimser, imkansız, alımlı ve güzel bir düştü gördükleri.)

Sarındılar pusatlarına barbudolar gibi yürüdüler. Belli ki daha kire, pasa, lekeye aşina değildi yürekleri. Anadan üryandı sanki yürekleri. Bir uzun hava gibi yanık yanık yürüdüler.

  1. (Söylenir ki, zamanın birinde önlerinden engin bir ırmak geçmiş. Ve ırmak onları yatağına çekmiş. Onlar da büyüsüne kapıla kapıla var güçleriyle, bütün benlikleriyle atlayıvermiş içine. Gidiş o gidiş.)

Yol dedikleri, yordam dedikleri böyle bir şey değil midir zaten? Aşkla, azimle, ısrarla ve inatla sürülen sürdürülen değil midir zaten? Hangi yürek isle, sisle, tozla ve dumanla menzile varabilmiş ki sanki?

Öyledir işte. Yürek başlangıçta hep temiz olur. İlk öpüş, ilk varış, ilk ayrılış ya da sarılış nasıl da tutkulu ve dokunaklıdır. (Ki hayat boyu unutulmazdır.) Anımsayın!

Bunu sonra sonra anladılar. Kalabalıklaştıkça, hayatın dağdağasına karıştıkça anladılar.  Anladılar ki akıl soğuk, yürek hep sıcak tutar imiş insanı. Ve anladılar ki, yürek temizliği yoksa bir düşbazın düşü de rüyası da daha baştan cenin-i sakıttır.

  1. Velhasıl jandarma nesirde kaldı. Onlar dağların gizemli şakaklarına çekildiler. Yabanın koynunda ıssız, insansız, eski zamanlardan kalma bir mağara buldular.  Bir kadına sarılır gibi sarıldılar oraya.

Şimdi hepsi için yepyeni bir başlangıçtı. Şimdi nan lazımdı, nimet lazımdı. Zahire, erzak ve mühimmat lazımdı. Düşündüler düşündüler.

En yakınlarında işi gücü “heq heq” dediği Allah’ıyla konuşmak olan bir dede, bir seyit, bir rayber yaşıyordu. Eski bir “kale”ye tutunmuştu. Sessizdi. Tembur çalar, içli deyişler söyler, avuç açıp gökyüzüne baka baka dualar ederdi. Rayber’in kızları oğulları vardı. Köpeği, sürüsü vardı. “Ana” dedikleri çok gam, çok kasavet görmüş bir de hatunu vardı.

O da sanki bir şeylerden kaçmış gibi, gelip o yabana sığınmış gibiydi. Ona baktılar, yabana baktılar, göğün kararan yüzüne baktılar. Ve düşündüler. Karşıda ormanları zapturapt altına almaya çalışan kara çizmeli adamlar dolaşıyordu.

Şimdi tıpkı şairin dediği gibi; “Anadolu balkanlarında avcılar kovalıyor, onlar kaçıyordu.” Gazallardı artık onlar. Düşündüler uzun ve çok düşündüler.

  1. Sonrası geceydi. Gökte ay vardı. Bir sini gibi parıldayıp eski Eğin’e, Barasor’a doğru gidiyordu. Bu yalan dünyada kim onun gibi yabanın en ücra yerine doğmuştu ki? İlk sayhası bir uçurumun başında patladı. Yankısı vadiye düşer düşmez tarih öncesi ve sonrası ne varsa yol olup yürüdü. Yürüyenlerin safına tam da böyle doğdu çocuk. Daha çığlık atar atmaz yani. Anadan üryanken ve dahi pir u pakken!..

Müjdeyi vermek uzun tarlanın, uzun meşenin, uzun otlakların içindeki atlara, eşeklere ve katırlara düştü. Öyle bir anırdılar, kişnediler, uzun uzun zırladılar ki, ta Bılges Baba’dan Tokmak Baba’ya kadar herkes duydu haberi. Eskilerin “jil” dedikleri uçuruma “beklenen çocuk” doğmuştu. Adına Behzat dediler. Behzat kadim dillerde “doğuştan soylu kişi” demekmiş.

  1. Orası hangi kavimden kalmışsa kalmış artık!.. Vaktiyle yıkılmaz geçilmez bir kaleymiş. Uzaktan, bir yarın bağrına önden sedef kakmalı bir hançer gibi girmiş, ardından ve üstünden heybetle ve hikmetle çıkmış gibi görünüyordu. Her yanı ufka ve uzaklara bakıyordu. Bu der diyarın sırlı ve sıralı dağlarına gözcülük eder gibi bir hali vardı. Öncesi neyse de sonrası akıllara “Qela Fırçi” olarak kazındı ve öyle de kaldı.
  2. Fırçé Qela, (anam hep böyle anardı onu) dedikleri bir ulu kişiydi. Aşkla, meşkle ve fakat meşakkatle gelmişti oralara. Ta Xozat’tan kalkmış, yol süre süre, keçi yollarına ve patikalara vura vura soluğu orada almıştı. Ulular göğe yakın olmayı sever ya, görür görmez “destur ya pir” deyip çökmüştü yere.

Bu ulu adamı daha önce size anlattım mı bilmem ama aslında onunla ilgili ne vakit iki kelam etsem içim acır, dilim damağım tutulur, oturur uzun uzun susarım önce. Epey bir aradan sonra ancak konuşurum. Hep gördüğüm son hali düşer aklıma çünkü. Yitirilmiş oğulun ardındaki çökmüş hali. Susmuştu dede. Taş olmuş, toprak olmuştu. Dili damağı kurumuş, suyu çekilen pınara, göle dönmüştü.  Öncesinde daha mı konuşkandı sanki bilmiyorum ama bu hali içliydi, dokunaklıydı, yürek sökücüydü. Bir köşede oturur insan evladını melûl gözleriyle süzer dururdu. Sakallarını o acıdan sonra koyvermişti zaten. Koyvermiş ve bir daha da hiç kesmemişti zaten.

  1. Öncesi gündüzdü, gün ışığıydı. “Soysopu tertemiz çocuk” büyümüş hayata karışmıştı. Güneş nasıl doğudan yükselip garba doğru yürüyorsa o da hayatın şafağına yürümüştü. Sırlı toprağın, sırlı babanın, sırlı dağların oğluydu. Dede ocağında ilk öğrendiği; “eline, beline, diline sahip ol”du! Bir yol sürülecekse, edep erkan bilinecekse hakkıyla olmalıydı. Ondan olmalı ki, sükutun altın olduğunu daha doğar doğmaz öğrenmişti çocuk.

“Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi” açtığında heybesini alıp yabana çıkıyordu. Ailenin küçüğüydü. Ağılda sürüleri vardı. Diğerlerinin işi başından aşkındı. Sürünün en bakir yerlere çıkması gerekiyordu. Heybesini omzuna atıp gidiyordu çocuk. Çok yürüyor, çok su içiyor, çok ıslık çalıyordu. O kuş uçmaz kervan geçmez yükseltilerde başının üstünde bir tek mübarek göğün azizliği vardı. Yerde de başıboş suların gürültüsü, titreyen ağaçların uğultusu ve yaban sakinlerinin hırıltısı!

Efsundu bu. Bir tür “afsun!” Büyünün ta kendisiydi. Çok sonra bunları hiç ama hiç unutmayacaktı çocuk.

  1.  Ama bir gün dilinde Saan’ın o uzun ağıdıyla yürürken kara cangılda ansızın bir şey oldu. Uzun sakallı, uzun pusatlı, uzun endamlı adamlarla karşılaştı. “Benim meskenim dağlardır” diyen gençlerdi onlar. İçlerinde kimler yoktu ki? Lazı, Çerkezi, Kürdü, Türkü, Ermenisi… Hepsi de “tanrısız ve efendisiz bir dünya”nın peşindeydiler.

(Oysa günün yirmi dört saati Allah’ın kelamının edildiği bir evde doğmuş büyümüştü o!)

Bu yüceltilere çıkmışlardı onlar; çünkü her birinin haklarında ihzar müzekkereleri,  vur emirleri ve para ödülleri vardı. Açtılar, susuzdular, yaşam doluydular ve fakat yardıma muhtaçtılar.

İki, üç, derken… hemdem oldular, cer u ciran oldular, birbirine karışıp yoldaş oldular.

Çocuk düşünmüş, uzun düşünmüş,  günler geceler demeden düşünmüş ve bir seher vakti rüyasında Ali’yi görmüş gibi nihayet uyanmıştı. Onlar uzun yoldan gelenlerdi.  “Ve yürüdükçe küle tohum serpenler”di. Ateşi çalmaya gidiyorlardı. Üstelik “tanrının ve tiranın yasalarını” yok saya saya yürüyorlardı.

Artık aynı yöne birlikte bakacakları, birlikte yürüyecekleri insanları bulmuştu.

  1. Sonrası ıslıktı, türküydü, ağıttı ve adanıştı. Ülke tıpkı “Ağla Sevgili Yurdum” diyen çok uzaktaki, kara Afrika’daki kara derili bir yazarın çığlığına dönmüştü.

Beş haki giysili general yönetimi gasp etmiş tüm yurtta sımsıkı yönetim ilan etmişti. Programlarında tapındıkları tek sözcük “pogrom”du. İnsanlar zindanlara atılıyor, işkenceden geçiriliyor, darağaçlarına yollanıyordu. Bir genç ki, daha reşit bile değildi. Generaller yaşını çoğaltıp göz göre göre dara çektiler çocuğu.

O sürek avından kurtulanlar yönünü “dört dağ”ın sırlı kapılarına çevirdiler. Öyle ya, nasılsa tarihin her devrinde “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diyenlerin kadim yurduydu buralar.

Ne var ki dönemin yeminli bir rütbelisinin ahdı vardı.  Kimilerine göre; ta 38’de, “tertele”de, dedesi mi babası mı burada bir mukatelede vurulmuştu güya.  Adamın şuur altında o olayın rövanşı vardı hậlậ. (Artık doğru mu yanlış mı? Bilinmez. Yerlilerin dilinde böyle bir hikậye hep vardı.) Öyleyse intikamın tam sırasıdır.

Yüzbaşının namı “kulaksız”dı. Bir kulağı yoktu. Ya doğuştandı ya da sonradan uçurulmuştu. Kumandan gördüğü rastladığı yerliyi anasından doğduğuna bin pişman ediyordu. Öyle ki bu bahtsız topraklarda “kulaksız zamanı” diye konjonktürel bir dönemden söz edildiği bile olmuştur.

Heyhat! Zaman ki karadır. Ve memleket başlı başına kara çizmeli zabitanların ayakları altındadır. Gençlerin gökle komşu dağların başına çekilmekten başka çareleri yoktur.

  1. Su akarını bulmuştu. “Doğuştan soylu kişi” sevdaya tutulmuştu. Sevdası tıpkı “Sevdalınız…” bilmem nedir diyen “dalga dalga altın saçlı ve güneş yüzlü şair”in feryadıyla aynıydı.  Kışları okuyor, yazları ailesine, baba ocağına yardımcı oluyordu.

Uzun ince boyluydu. Dal gibi çocuktu. Ağıtları, ağır uzun havaları ve yanık türküleri seviyordu. Çok sırları vardı ve hiç kimseyle paylaşmıyordu. Belki bir tek göğe baktığında, ara sıra yukarıdakiyle fısıldaşıyordu.

Çetecilerin üslendikleri yeri bir tek o biliyordu!

Bazen düşünmeden edemiyordu. Bir yol bu kadar mı büyüler insanı? Bu denli erken mi değiştirir, bu denli çabuk mu dönüştürür insanı? Deyip şaşırıyordu. Şaşırıp yere bakıyor, göğe bakıyor, bakıp daha çok düşünüyordu.

Demek ki “yabanın oğlu” önceleri iğne deliğinden bakıyormuş hayata. Ufku nasıl da açılmış çoğalmıştı öyle! Gözeriminde sonsuz bir anlam sağanağı birikmişti sanki. Şimdi sırf yeri değil göğün pir u pak cemalini de istiyordu. Evden ıslıkla çıkıp ıslıkla dönüyordu. Gözleri gece parlayan yıldızlara dönmüştü. Çakmak çakmak yanıyordu. Oysa bu sevda onu diri diri yanmaya, yakmaya götürüyordu. Bunu henüz bilmiyordu çocuk.

  1. Qela Fırçi, bomboş göğün altında metruk bir ortaçağ şatosu gibiydi. Issızdı. Karanlıktı. Vahşi ve güzeldi. Bir tek komşuları dahi yoktu. İnsan ki nadiren ve korkarak geçerdi o ıssız vadiden.

Gece oldu mu Fırçe Qela ateşin başına geçer, “Muhammed’in nuru”na bakarak üç telli sazına vura vura şelpe çalardı. Uzun ve kırmanci suratıyla “hak” der “nahak” der, ateşe bakar tembur çalardı. “Bu dünyayı sevenler değil ero, veliler veliler kurtarır ancak” der, deliler divaneler gibi divan çalardı.

O mülayim adamdan neler öğrenmemişti ki çocuk?  Saflığı, merhameti, ak u paklığı… Bir de sevginin önünde eğilmeyi, hükme, zora ve zorbalığa karşı dik durmayı!

… der der çalardı Rayber.

Rayber ki insanın insana neler ettiğini bizatihi gözleriyle görmüştü. Öyle bir zamandan ve zeminden geliyordu ki, olanları gördükten sonra gözleri ayın son hali gibi açılmış bir daha da hiç kapanmamıştı.

O karanlıkta, o ıssızlıkta, o kadim yüceltide, Rayber çalar; ay ışır, çakallar yabanda ürür, çocuklar boynunu devirip usulca uyurlardı.

  1. Ötesi yoktu. Ötesi ölümdü. Ucunda ölümden başka bir şey yoktu ki?

Açlar sofraya, susuzlar suya, gül ile maralsa sigaya çekilmişti.

Kara çizmeli zabitan önünde düz yoksul eratla haşin haşin ilerliyordu. Karşıda, uçurumun bağrında, uçurumun ta başında, uçurum olmuş bir kale vardı. Kartallar bile kanat çırpıp ilk oradan uçarlardı.

Eski çağlardan kalmaydı. Heybetli zamanlar dedikleri ihtişamlı günlerden kalmaydı. Serencamı ezeli olup ebede kadardı. Gel gör ki artık artakalmış kalıntısıyla bir pire, bir seyide, bir raybere açmıştı kapılarını. Metruktu, döküntüydü, yerinde yeller esiyordu. Hasılı adı var kendi yok bir viraneydi. Tek kulaklı zabitan oraya gidiyordu işte.

  1. Avcının aradığı gazallar vardır ve onlar bu mıntıkadadır. İhtimal yabanın en ücra yerindedir. Ve hepsi de istim üzerindedir.

Onlara ulaşmanın tek yolu hayata daha yeni yeni yürüyen bir fidanı bulmaktan geçiyordur. Bu fidan kanı deli dolu akan “yabanın oğlu” bir delikanlıdır. Adı Behzat’tır. Behzat ki kızlara, kızılbaşlara, kırmançlara yol yordam gösteren bir dedenin, bir rayberin bu dünyaya armağan ettiği son güzel evlattır. Mayası su gibi ak, su gibi berraktır.

  1. Bir güz vakti mevsim hazan olup göçerken çocuk bir sırttan iniyordur. Vakitlerden diyelim ki kızgın bir öğle zamanıdır. Dilinde aşka gazel okuyan upuzun bir ıslık vardır. Islık ki, “Yerivan Radyosu”ndan dinlediği “dudukçular”ın yürek söken figanına benziyordur.  Yabanın oğlu ömrünü hiç tanımadığı insanlara hasredenleri o gün de görmüş ve doyurmuştur. Memnundur halinden. Sevdalı sevdalı aşağı iniyordur. Sürüsü önündedir. Nar taneleri gibi dağılıp saçılmıştır. Sağında solunda otlaya otlaya, salına salına eve doğru gidiyordur.

Eyvah!

Ev ki muhasara altındadır.

Ve “temiz yürekli Behzat”ların olan bitenden zerre haberi yoktur. Halbuki tek kulaklı kara çizmeli zabitanın emrindeki erat teyakkuza geçmiş pür dikkat onu beklemektedir.

Qela Fırçi dedikleri kadim diyarın evrak-ı metrukesinde o gün kararmış, zifiri bir gündür. “Kerbela Vakası”ında çöle sürülenler nasıl susuzluktan kavruldu kırıldıysa Rayber’in oğlu da ateşte yanacaktı. Yanacak ve kül olacaktı. Ve fakat sırlarını asla ifşa etmeyecekti.

Yüzünde kırmançların “gule payıji” dedikleri “güz çiçekleri” açan su gibi çocuk içeri girdiğinde yüzbaşı istifini hiç bozmadı. Sakindi. Çay mı içiyordu, bir şeyler mi atıştırıyordu? Meçhuldü!

Ama Rayber “tertele”yi yaşamıştı. İri kıyım bir kırımdan geçmişti. Ayın çıplak şavkında yardan ve bayırdan atılan nice “Xozat gelini” görmüştü. Tedirgindi. Az sonra olacakları görür gibiydi.

Vakt eriştiğinde “kulaksız” gözleriyle dal gibi çocuğu işaret etti. Rayber o saat yekindi ve dillendi: “O toydur daha, tazedir, mürekkep yalayandır, okuyandır kumandan, soyumuzdaki son armağandır” dese de aldırmadılar. Aldılar ve götürdüler.

“Ana”nın feveranı, “Ana”nın çığlığı, “Ana”nın şin u şivanı arkalarında ağaca, taşa ve bayıra çarpıp asılı kalakaldı öyle. Ağabeyini ve onu önüne katıp yabana, kara ormana çıktılar.

Oysa aradıkları, onları doğal koruganlarında istim üzerinde adım adım seyrediyorlardı.  Şimdi o dipsiz vadide, gökle komşu en eski kalede herkes için tam bir karar ậnıdır.

  1. Mağaradakiler daha azdılar. Lekesiz ve temizdiler. Attar’ın “teyr” dediği kuşlara yakındılar. Konuştular konuştular… Ve fakat baskın çıkan ortodoksi oldu.  Bu demekti ki parça bütüne feda edilecekti.

Heywağ hey! Tarihte de böyle olmamış mıdır zaten hep?

Anımsayın. Yol dedikleri dolambaçlıdır. Hatta hiç bitmemecesine dolambaçlı! Ve ütopya uzakta çok uzakta ta zirvededir. Kervan yürüdükçe hedef kâh yiter kâh belirir. Yürüyenler zamanla ne tarafa gittiklerini şaşırır. Önce kılavuzlarını yolun dışına iter sonra da kendileri uçuruma yuvarlanırlar.

(Oysa yüzbaşının emrindeki eratla mağaradakilerin sayısının hep aynı olduğu söylenir. Yerliler daha dünmüş gibi anlatır durur hâlâ bunu.)

İmdi… Burada duralım. Ve içimizde yıllardır kendiliğinden devinip duran suallerle birlikte hazin hazin düşünelim. (Öyle ya, tanrı varsa ya da yoksa ya da sadece “içimizdeki vicdan”sa durup düşünelim.)

Diyelim ki müdahale edildi. (Çünkü bu sırlı çocuğun vakası bu yönüyle hep konuşulageldi!) Müdahale başarılı da olabilirdi olmayabilirdi de. Önemli olan bu değil. Sorun şu ki, burada “ahlakçılıktan” başka seçenek yoktur.  Zira “yerle göğün yüzü aşkın yüzü olsun” diye yola çıkanlar böyle hallerde asla başka türlü düşünemezler. Düşünseler bile o yol onları “Makyavel sendromu”na  götürmekten başka bir işe yaramaz ki?

Ama demek ki İspanyol anarşistleri boşuna laf edip durmamış. Soranlara; “bayrağımız karadır, doğru” derlermiş. “Çünkü insan ruhu karanlıktır!”

Peki ya onlar? Onları hatırlayalım bir de. Gözleri eriye eriye, elleri titreye titreye, kalpleri darala darala, her şeyi görenlere ne oldu? Nasıl oldular? Yaşayabildiler mi daha sonra? Yoksa benzerleri gibi kahpe bir faka mı bastılar? Bilinmiyor!

  1. Onu ömrünü tamamlamış bir ağaca astılar. (Daha doğrusu çivilediler!) Ağaç ki kuru, kupkuruydu. Ayaklarının altında solmuş güz yaprakları vardı. Sakildi her taraf. Gökte mendil boyunda bulutlar kaynıyordu. Haberi duyan dayanamayıp uzağa daha uzağa gidiyordu. İsrafil Süru’nu çalmıştı bir kere. Az sonra kıyamet kopacak, cehennemi ateş hayata bir fidan gibi yürüyen Rayber’in oğlunun ayakları altında cayır cayır yanacaktı.

Ağabeyi yalvarıyordu. “Vacé bırayem vacé. Ni yejidi tu çisené.” (Söyle kardeşim söyle. Bu yezitler seni öldürecek.) diyordu. O susmuştu. Yabanın oğlu diline kement vurmuştu.

Sır küpü çocuk göğe baktı. Karşıki mağaraya baktı. Yüzbaşının kara suratına baktı ve sustu. Sırları öyle çoktu ki hangi birini anlatacaktı ki? Aklı, yüreği, dini, imanı onlarlaydı. Yolu yok. Onların kurtuluşu için kendini feda edecekti. Askeran ayaklarının altını çoktan ateşe vermişti. Çocuk yanıyordu. Pervane misali ışığa koşan dal gibi çocuk yanıyordu. İçinden neler geçmiyordu ki? Belki de “Dil farkı bilmeyiz/ Din farkı bilmeyiz/ Sanki doğduk bir anadan”ı söylüyordu.

Öyledir işte. En eski kıssadır. Ya da bir şiirin sadece bir mısraıdır. Mısra ki “haysiyettir.” Unutmayın. Biliciler öyle dermiş. Öyleyse analım. Haysiyetli her mısrayı analım. Tam sırasıdır çünkü. “Bazı sözler karanlıkta söylenir bazı sözler hiçbir zaman!”

  1. Anamın dediğidir: “Memké İsmayil”i bu diyarın ölü yıkayıcısı, hacısı-hocası ve duacısıdır. Anamın da dayısı olur. Defin işleminden sonra kendini zar zor atar bizim eve. Eşiğe varır varmaz meraklı gözlerine bakıp “sorma werezam sorma” der anama. “Mosmordu, kapkaraydı ayaklarının altı. Çocuğu göz göre göre, diri diri yakmış yezit. Bir insan bir insana bunu nasıl yapar anlamış değilim.”

Çocuk yanar. Ağaç yanar. Tanrı susar. Belki de dalgındır yine yukardaki. Kim bilir? Her çocuk öldüğünde olduğu gibi! Yoksa yemyeşil bir can, terütaze bir canan yanarken tanrı gözlerini kaçırıyorsa ya da kapatıyorsa, tanrı niye tanrı olsun ki? Öyle ya tanrı adil değilse niye var ki? Ya da var mı ki?

“Qırrayısé yabani” dedikleri “yabanın çığlığı” göğe yükseldiğinde “doğuştan soylu kişi” tek kurşunla ense kökünden vurulmuştur. Artık ötesi yoktur. Ölümden ötesi var mı ki? Avcıların aradıkları gazallar kurtulmuştur.  Şimdi ateş sadece düştüğü yeri yakacaktır.

Zira bu dünyaya doğarken huşuyla beklenen “sırlı çocuk” bir Yavuz’un elinde diri diri can vermiştir.

Rayber’in evi “şin u şivan”dır!..

  1. Fırçe Qela asasını, tütün tabakasını, sır u sırdan mürekkep kehribar tespihini alır yüceltiyi terk eder. Orada her adım atışında oğul acısının yürek söken ahı vardır artık. Ezeli beri bu başıboş sular ülkesine gözcülük eden kadim kale, bir kez daha kalır yalnız. Bomboş göğün altında “ya pir u rayber” deyip melûl mahzun bakakalır gidenin arkasından.

Şimdi yerden göğe ne varsa öfkeyle ve kederle ayaklanmış, kıyama durmuştur. Bu olan dayanılası değildir ki!

Bir ses zap gibi gürler o kara vadide. “Bu çocuk ki tılsımlı bir ocaktandı. Sırları henüz dökülmemiş gıptayla bakılası bir aynaydı. Kısacık ömrü şimşek çakımı o ana benzerdi sanki. Daha yeşerecek otlar vardı. Ayakta ölen ayakta dirilen ağaçlar vardı. Salkım saçak günler ve yarınlar vardı,” der. Hepsi bitti. Bir zalimin, üstelik bir ahir zaman Yavuz’unun –ancak bir çocuktan öc alabilen- kanlı kırçıl ellerinde bitti.

Heyhat! Değil mi ki Yavuz’un ilk anlamı da “kötülerin kötüsü” imiş. Hatta “kan döken”miş!  Tarihe bakan bunu hemen anlar zaten.

  1. Kardeşlerim:

Hangi ermiş kanı kanla temizler ki? Ak saçlı dede olan biten ne varsa hepsini Hüda’ya havale eder ve dengini ahengini toplamadan çıkar gider. Herkes duyar ki, Fırçé Qela bu gaddar dünyaya küsmüştür. Sakallarını ondan sonra koyverir işte. Koyverir ve bir daha da hiç kesmez işte.

Bu çağın barbarıdır artık rayber. Üstüne siyah bir çul geçirir, ateşin başına çöker. (Ateş ki ezel-ebed kutsaldır bu topraklarda. Bilenler bilir.) Ocak yandıkça o da başlar yanmaya. Gözyaşları aylarca dinmez.

Modern ötesi bu çağ ki soğuk, akılcı ve kıyıcıdır. Dünya sanki bu kara zamanda “insan için”liğini hepten yitirmiştir. Hayına, namussuza, lanet okur ve bir istiridye gibi kabuğuna çekilir. Ezeli bir yasa bürünmüştür Rayber. Artık ne yıkanır, ne tıraş olur, ne de insana karışır.

  1. Hiç unutmam. Aklımdan hiç çıkmaz. Kara eylül sonrasıydı. Biz zindandan henüz çıkmıştık. Duyduk ki, rayber “geçmiş olsun”a geliyor. Anam büyük odayı sildi süpürdü. Dedemden kalma keçe halıları serdi. Eski usul yastıkları çıkardı. Ve çardağa çıktı. Ardından biz de çıktık.

Onu “semıga çeberi” dedikleri eşikte değil de ta konağa çıkan merdivenin ilk basamağında karşıladık. Bir eski zaman yalvacı gibiydi. Şalı, şalvarı, asası ve poşusu vardı. Yukarı aldık. Kalabalık çoktu. Herkes konuşuyordu. O, “hiya verekem hiya” (ya kuzum ya) deyip başını sallıyordu. Konuşmuyordu sanki. Hatta neredeyse hiç konuşmuyordu. Sık sık cigara sarıyor, onu ortadan ikiye bölüyor, tespih çekiyor, içiyor ve melûl melûl biz insanlara bakıyordu.

Orada anladım ki, içinden sanki bir ırmak geçiyordu rayberin. Hem de eskilerin “hirusu heşt” (otuz sekiz) dedikleri “tertele” zamanında ağlaya inleye parelenip akan koca Munzur gibi kan kırmızısı bir ırmak!..

*Yabanın Çığlığı

Haydar Oğur

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı