Kültür Sanat

Xıdê Hemık’ın Hüzünlü Hikayesi

Ali Rıza Demir Yazdı:

Size dedem Xıdê Hemık’ı anlatacağım. Sadece onu mu? Hayır değil tabi. Onun şahsında Çemişgezek’in kanlı tarihinden sayfalara düşmüş aile dramımızı anlatacağım. Acılı bir tarihin öyküsüdür bu.Yeryüzünde yaşanmış en büyük facialardan biri olan Dersim Soykırımının kapısını, aile faciamız üzerinden aralamaya çalışacağım.
Dedemin hikayesi Hozat’ın Kozulca(Qolcı) köyünde başlıyor. Bizimkiler buraya, Ovacık’a bağlı olan Varsel köyünden gelmişler. Versel’e de Malatya Şıx Hesen(Şeyh Hasan) köyünden geldiklerini söylerler. Yani Seyid Rıza’nın atalarının da olduğu köy. Fakat burasının da yani Şıx Hesenanın da kök olmadığı söylenir. Oraya da Afganistan ve İran arasındaki bölge olan Horasan Eyaletine bağlı Deylem’den göçüp gelmişler. Tabi bu kesin bilgi değil. Çünkü Çemişgezek’ten (Dersim olarak okuyun) tersi göçler de olmuş. Yani aile tarihimizin bu bölümü, çoğu Dersimli’nin tarihi gibi tartışmalı. Oradan mı geldik, buradan oraya gidip geri mi geldik, bunu ayrıştırmak zor.
Biz dedem Xidê Hemik’e dönelim. Çünkü hikâyemizi onun üzerinden sürdüreceğim. Yaşananları bizatihi dedemden dinleyemediğim için üzgünüm. Keşke onun ağzından yazabilseydim bunları. Olmadı. Henüz 12 yaşındayken gurbete geldiğim için, babamı da pek dinleyemedim. Babamı erken yitirince, kişisel hikâyem de aile hikâyem de yarım kalmış oldu. Yine de aile hikâyemizi annem ve diğer akrabalardan dinlediklerim üzerinden yazıya dökeceğim.
Babama ve dedeme olan ilgili arayışımı, köklerime olan merakımı şu anda en yaşlımız olan Selvi Temel’den, İsmail, Celal ve Hasan Demir’den dinledim.
Yazacaklarım tamamen bana anlatılanlardır. Okuyacaklarınızın tamamı sözlü aktarımlardır. Tarihçi değilim. Eksiği ve fazlası ile dinlediklerimi yazdım.
Devlet Kocan’ı vuruyor…
1926 yılında asker geldiğinde, (‘’Eskerê 26 ki ama Qocosêr’’) bizimkiler Kozulca’daymış.
1926’daki saldırıda kayıp vermiyorlar. Ancak 1938’de durum farklı oluyor. 38 geldiğinde Kozulca’yı terk edip ormana sığınıyorlar. Burada ailenin kayıpları oluyor.
***
Büyük dedem Ahmet’in oğlu Seydê Demro,38 öncesi Biçim köyünde, söylentilere göre Kor Setxan’ın azmettirdiği tetikçiler tarafından öldürülür.
Seydê öldürülünce, Kozluca’dan, kendi deyimleriyle ‘’Goça xo gurt şi Edırgê’’yani Edırgê’ye göç ederler. Kısa bir süre burada kalırlar. Burada büyük dedem Ahmet ile eşi Fatma aynı gün içerisinde, bir kaç saat arayla ölürler. Aslında önce büyük dedem Ahmet ölür. Ama denilir ki büyük nenem Fatma eşini, yani büyük dedemi çok sevdiğinden, onun yokluğuna dayanamaz ve bir kaç saat sonra o da can teslim eder. Mezarları yan yana kazılır ve birbirlerini görsünler diye aralarında pencere bırakılır.
Aile burada da tutunamaz ve Ali Boğazı tarafındaki Kızılevler mezrasına göçer. Bir süre sonra Kor Setxan’ın Kozluca’da öldüğü haberi gelir. Hasımlarının öldüğünü haber alan aile tekrar köylerine geri dönerler.
***
1915-16 da Rus askeri, Hozat yakınlarına kadar geldiğinde, eli silah tutanlar, topraklarını savunma amaçlı dağlara çekilir.
Aşiretler toplanır. Rus askerine karşı saldırı yapılması kararı alınır. Silah ve cephane ihtiyacı vardır. Silahları, o cephede savaşacak yeterli gücü olmayan Osmanlı gönderir.
Dedem Xıdê Hemık ve kardeşi İsmail de bu savunma savaşına katılır. Hozat’ın tepelerini elinde bulunduran Rus askerlerine karşı bizim Kocanlılar (Qoco) kendi bölgelerinde yüksek tepelere mevziler kazıyıp pusuya yatar. Rus askerlerine karşı amansız bir direniş gösterirler.
Amcam İsmail meterise taş yığıp güçlendirmeye çalışırken önüne düşen top mermisiyle havaya uçarak param parça olur. Sipere yatmış olan dedem, top atışları bitince, meteristen çıkıp kardeşi İsmail’in bulabildiği parçalarını toplayıp orada toprağa gömer. Babam, dedemin, kardeşi İsmail’in bu feci ölümünden kaynaklı, ölene kadar acı çektiği söylerdi hep.
Sey Rıza ve İdare İbrahim Ağa’nın Erzincan’a kadar gittiği harpte, genç bir delikanlı olan dedem de varmış. Orada Osmanlılar tarafından Sey Rıza ve İdare İbrahim’e albay rütbesi verildiği söylenir. Dedem de o zaman teğmen rütbesi ile savaşmış. Hatta Osmanlı, Rus cephesinde savaşan Dersimlilere madalya da vermiş. Dedemin de böyle bir madalyası varmış.
1917 de Rusya’da Çarlık rejimi yıkılıp yerine Sovyetler kurulunca Lenin Rus askerlerini işgal ettiği toprakları bırakıp geri gelmelerini emretmiş. Bizimkilerin ‘’Rusları kovaladık’’ diye anlattıkları başarı hikâyesinin arka planında Lenin’in barış kararı var aslında.
***
Dedemin kız kardeşi Elif, Doğan (Doxkan) köyünden evlenir. Kız kardeşinin yanına gidip gelen dedem, bir süre sonra Doğan’da bir kadına aşık olur. Ancak kadını vermezler dedeme. Uzun yıllar bekâr kalır. Sonra Kêrkanlı olan ve Qınêr’de oturan Xêli Axa’nın (Halil Ağa) kız kardeşi Goyê ile evlenir. Nenem Goyê’den Hüseyin, Zeynel, Haydar, Zarife dünyaya gelir. Çocuklar henüz küçükken nenem ölür.
Nenemin ölümünden sonra; kendisi dul, çocukları annesiz kalan dedem, kendisi gibi dul kalan, kardeşi Seydê Demro’nun karısı Besê ile evlenir. İnsanlar o savaş, göç, kıtlık dönemlerinde, bir yakınının ölümü durumunda, çocuklar perişan olmasın diye dul kalan eşi ile evlenirmiş.

İzlediğim bir belgeselde ölen bir çıtanın yavrularının bakımını ve emzirmesini teyze çıta üstlenerek yavruların hayatta kalmasını sağlıyordu. İnsan da doğadaki diğer canlılar gibi işte. Esas olan yaşamın korunması, dedem de öyle yapmış, aile yaşamını korumaya çalışmış. Kardeşinin öldürülmesinden sonra çocuklarına babalık, eşine eşlik yapar. Ailemizin nüfus kayıtlarına bakıldığında, bütün kardeş çocuklarına baba olarak Xıdê Hemık, anne olarak Besê’nin seçildiği görülür.
***
Devlet 1937-38’de Dersim’e operasyon yapmaya başladığında dedem, yeğeni Emir’i de yanına alarak, elinde Alaman beşlisi ile Amutka tepesini savunan diğer direnişçilerle birlikte savaşır.

Dedem Xıdê, Amutka direnişini şöyle anlatmış babama: “Atılan top parçaları kazdığımız mevziinin önünden taşı-toprağı havalandırıp üstümüzden arkaya doğru fırlatıyordu. Mevziiyi derin kazımış ve taşlarla meteris örmüş, taşlar arasında gözetleme yapacağımız küçük delikler bırakmıştık. Benim beşli ısınınca toprağa koyuyordum ki soğusun. O sırada Emir’in beşlisi ile sıkıyordum. Böylece gün boyu savaşıp, askerin Amutka’ya girmesine izin vermedik’’
Dedemler gün ağarınca meterislerini terk edip Amutka’ya inmişler. Orada herkesi toplayıp, nasıl bir direniş hattı izleyeceklerini konuşmuşlar. ‘’Küçük guruplara ayrılırsak daha az görünür, daha hızlı hareket ederiz’’ kararıyla, herkes ailesi ve yakın akrabaları ile hareket etmeye başlamış. İnsanlar taşıyabileceği kadar yiyeceği alıp Ali Boğazı mevkii tarafındaki derin vadilere, mağaralara girip saklanmış.
Bizimkiler yakın akrabalarını da yanlarına alarak Bozan ile Akirek arasındaki Kurttepesi’ne çekilir. Yaz aylarının sonlarıdır. Askeri operasyon tüm hızıyla sürmektedir. Tüm direnişe rağmen, asker ve milisler Dersim içlerine doğru ilerler.
Bizimkiler sığ ormanların içine saklanır. Henüz büyük bir kayıp vermemişlerdir. Ama yerlerini tespit eden askerler ilk kurşunları sıktıklarında kayıp verirler. Büyük dedemin yeğeni Hasan, kuzeni diğer Hasan burada öldürülür.
Ormanda saklandıklarında ilk vurulanlardan biri Besê olmuş. Besê o aylarda hamileymiş. Hamile olduğu için koşamamış. Geniş olan üstündeki elbise çalılıklara takılmış. Asker yetişip yerde yaralı yatan Besê’yi karnındaki çocuğu ile birlikte süngüleyip öldürmüş. O hengamede herkes bir tarafa kaçmış. Kimi ormanın derinliklerine, kimi kaya oyuklarına, kimi ağaçların tepesine çıkmış.12 ve 13 yaşlarında olan Şahin ve Zeynel amcam bir cevizin tepesine çıkarak saklanmış. Asker cevizin dibine geldiğinde, Zeynel amcam, “Ez no xo êrzon cêr” demiş korkudan. Şahin amcam, Zeynel amcamın bileğinden tutup kendisini aşağı atmasına izin vermemiş. “Onlar bizi görmez, asker şimdi gider, biz kurtuluruz; ‘’metersı cigeram’’ diyerek teselli etmiş kardeşini.
Asker etrafı kol açan ettikten sonra, kalan gıdaları toplayıp ortalığı ateşe vermiş. Çıkan dumanlarla ortalık göz gözü görmez olmuş. Şahin ve Zeynel amcam dumanın sayesinde hayatta kalmışlar.
O günlerde derin vadilere sığınan bazı insanların, askere yakalanmamak için kendisini uçurumlardan aşağı attığı ve mağaralara saklananların da zehirli gaz ile öldürüldüğü vahşi ve orantısız bir katliam yapılıyordu Dersim’de. Bizimkiler, çocukluğumuzdan beri bu katliam hikâyelerini ah çekerek anlatırdı. O günlerin yeryüzünde bir daha yaşanmaması için Hızır’a dua ederlerdi.
***
Babam Haydar ve halam Zarife askerin açtığı ateşten sağ kurtulur. On yaşında olan babam kız kardeşinin elinden tutup, ormanın derinliklerine kaçıp, kuytu bir yerde bir kayanın dibine saklanır. Ağlayan halamın ağzını eliyle kapatıp “Mêbêrbı. Ekı bêrbênna sa esker yêno ma çisênno,” (Ağlama. Bak ağlarsan asker gelip bizi öldürür.) diyerek susturmuş. Bunun üzerine halamdan çıt çıkmaz. Gece olduğunda bulundukları yerden çıkıp ay ışığının aydınlığından faydalanarak, üç gün üç gece ormanda aç dolaşmışlar. Derelerden su içerek, ormanda bildikleri bitkileri yiyerek ayakta kalırlar.
Üçüncü günün akşamına doğru nihayetinde bir yaşam belirtisi olarak yükselen bir duman görürler. İlk önce bir tepeye çıkıp ortalığı kolaçan ederler. Bakarlar ki giyim kuşamları bizim insanlara benziyorlar. “Bunlar bizim insanlarımız. Şalvar giymişler. Başlarında puşuları var,” diye kendi aralarında konuşurlar. Oradakilerin kendi insanları olduğuna kanaat getirdikten sonra sevinçle gidip topluluğa katılırlar.
Topluluktan insanlar sorarlar, “Sıma domanê kamiye?” Aç perişan halleri ile cevap verirler; “Ma domanê Xıdê Hemık’im. Bunun üzerine dedeme haber gönderilir. O da gelip çocuklarını teslim alır. Eşini yitirmenin acısını yaşayan dedem, çocuklarını yeniden bir araya toplamanın buruk sevincini yaşar.
Kalabalıkta dedemi gören Dersim’in ünlü silahşoru Qopo, dedeme; Amutka tepesinde gösterdiği üstün cesaret, çala çocuğun Ali Boğazına gelmesini sağlayıp kurtardığı için teşekkür eder. Qopo ile dedem burada, bileklerinden kan akıtıp kanlarının birbirine karışması vesilesiyle kan kardeşi olurlar.
Böylece dedem Xıdê Hemık ile ünlü silahşor Qopo, yaşadıkları sürece kan kardeşi olarak kalacaklardı.
***
Dağda yaşama koşulları ağırlaşır. İnsanlar uzun süre kuşatma altında kalınca açlıkla yüz yüze gelir. Çıkış yolu bulamayınca Hozat’a gelip askere teslim olurlar.
Asker namluları altında Hozat’tan Elazığ’a götürülürler. Orada kadın erkek ayırmaksızın saçları sıfıra vurulur. Günlerce aç, susuz kalırlar. Sonra diğer Dersimlilerle birlikte, kafileler halinde kara trenlere bindirilip, bilmedikleri bir cehenneme yollanırlar. Benzeri bir sürgün yaşayan hemşerileri Cemal Süreya’nın dizeleriyle “Tarih öncesi havlayan köpekler” eşliğinde sürgüne gönderirler…
***
Dedemin diğer bir kardeşi olan Tosun 38 öncesi, köyden kaçıp Antalya’ya yerleşir. Bir dönem gelip-gider. Sonrasında aile ile ilişkisini keser. Şahin amcam 1980’li yıllarda gidip, Tosun amcanın ailesini bulur.
Antalya’nın Alanya ilçesinin bir dağ köyünde evlilik yapıp yerleşen Tosun dedenin çocukları ve torunları zamanla oradaki Süleymancılar tarikatının ağına düşmüşler meğer. Aleviliğini unutup, Sünniliği benimsemişler. Çoğu beş vakit namaz kılan insanlar haline gelmiş.
Son yıllarda bizlerden çok giden oldu. Ben de gittim, ziyaret ettim. Misafir olup bir kaç gün kaldım. Onlar da Dersim’e gelip gittiler. Akrabalarını tanıdılar. İnancımızın, dilimizin, köklerinin nerede olduğunu, atalarının nasıl ve neler yaşadıklarını gördüler. Ancak bütün bu gördüklerine, duyduklarına rağmen hala namazlarını kılıp, ramazan oruçlarını tutuyorlar.
***
Hayat dedeme adeta acı bahşetmişti. Kardeşi İsmail’i Ruslar’a karşı savaşırken gözlerinin önünde yitirmiş, diğer kardeşi olan Sêyde Demro’yu Biçim’de, kız kardeşi Fadime’nin evinde öldürmüşlerdi. Oğlu sürgünde iken zehirlenmişti. Diğer kardeşi Tosun kaçıp kaybolmuştu.
***
Dedemler, 38’den sonra, on yıl kadar Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Belen köyünde kalmış. Büyük oğlu Hüseyin, Salihli’de sürgündeyken zehirlenerek öldürülmüş. 1948’de af çıkınca, dönüp ata ana topraklarına gelmiş. Dersim’e döndüklerinde devlet Uskex’e (Uskeğ) yerleştirmiş dedemleri. Uskex’de ömrünün büyük bölümünü yoksulluk ve perişanlık içinde geçirir. Çünkü sürgünden döndüklerinde hiç bir şeyleri yoktur, her şeyi yoktan var ederler.
***
Güneşli bir günün öğle vaktinde, pencereden içeri doğru sızan ve yayılan ışığı görünce hasta yatağından zar zor doğrulup, minderin üzerinde duran ‘şal ûşepiklerini’ giyip, başına puşusunu sararak, duvara yaslı olan bastonunu alarak, iç kapı önündeki kara lastiklerini, eğilip ayaklarına takarak, çardaktaki tahta kürsüyü (‘’kurşi gurot vere çiber de nistro’’) alıp güneye bakan evin kapı eşiğinden dışarı çıkıp, duvarın dibinde, güneşe doğru kürsüye oturdu.

Gümüş kaplamalı tabakasını şalvarının cebinden çıkardı, baş parmağı ile üst kapağını açtı, üst kapağın altında olan tütün yapraklarından birini kopardı, dudakları arasına alıp dilinin ucuyla nemlendirdi, sağ avucunun içine aldığı tabakasının içindeki tütünü sağ baş parmağı ve işaret parmağıyla karıştırıp ufalttı, dilinin ucuyla tekrar nemlendirip yaprağı bir birine yapıştırdı. Sol eliyle cebinden çıkardığı gümüş kaplamalı çakmağını çaktı, cigarasının dumanını içine çekerek acılarını bastırdı. İçindeki bütün kederi bu cigara dumanı ile üfleyip atmak istedi.
Uzamış beyaz sakalların ve uzamış ak bıyıkların arasından dumanlar yukarı doğru yükseldi. Hayatı da ateşler ve dumanlar içinde gözlerinin önünden geçti. 38 tertelesi yurdundan, dilinden, inancından etmişti. Kardeşi, eşi, amca çocukları ölmüştü. Köyleri, evleri tar u mar edilmişti. Ormanlara sığınarak hayatta kalmışlardı. Topraklarından koparılıp sürgüne gönderilmişlerdi. Dilini, inancını, örf ve adetlerini bilmedikleri memlekette haydut muamelesi görüp cehennemi bir hayat yaşamışlardı. Oğlu bu sürgünde zehirlenmişti, bunu hiç unutmayacaktı.
Kapının önünde bir iki tur attı. “Bu neydi başımıza geldi? Bu ne felaketti? Bu ne acıydı?” diyerek ağladı. Gidip evin önündeki Ermenilerden kalma dut ağacına yaslandı sonra. Köyün tepesindeki kilise harabesine baktı.”Ağ Uskex sen Ermeniler’e yar olmadın biz Kırmançlar’a mı yar olacaksın? Ermenileri kırıp gönderdiler, bizi de 38’de kırıp sürdüler, şimdi bu topraklarda hayatı yeniden var etmeye çalışıyoruz, ama nafile. Benim bildiğim başkasının tarlasında ekin sürülmez. 1915’te komşuluk hakkına hürmetle bir kaç aileyi kurtardım ama bu içimde alev alan derdi soğutmuyor.’’
Gün gurupta eriyince, yüzünü güneşe dönüp, “Ya tija Mıhemmêd sen bizi koru. Ya Xızır sen dar günümüzde yetiş. Ya Düzgün baba sen günahlarımızı af et. Ya Munzur baba sen ne bela varsa üstümüzden def et,’’ diyerek kendi halince dualar etti, serzenişlerde bulundu. Onlara kulak verip iç seslerini dinledi. Üzüldü, efkârlandı, kızdı, hayıflandı ve kendini kaybetti. Başı döndü, düşüp alnını yerdeki Ermenilerden kalma kesme taşa vurdu, dünyası karardı.
O esnada oğlu Haydar yetişti, sırtlayıp eve götürmek istedi, son bir serzenişte bulundu; “Beni Zeynel gile götür.” Bu isteğini dinlemedi oğlu. ‘Neymiş Zeynel gilin evi küçükmüş. Gelenler sığmazmış oraya.’ Hayata sığmayan acılı bedeni, yeni evlere mi sığacaktı?!
Hayal meyal hatırladığım dedem Xıdê Hemık’i 1973’te kaybettik. Geride ölüm, sürgün ve acıyla yoğrulmuş bir hayat bıraktı. Ah ki bir fotoğrafını bulabilseydim; bulamadım. Şimdi siz bu yazılanları okurken ben onun bir fotoğrafını bulabilir miyim diye paralayacağım kendimi.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın

Kapalı
Kapalı
Kapalı