İnanç

“Alevilerle Evlenilmez!” demek, Bir Nefret Suçu Değil! Dinin Gereğidir!

Erdoğan Yalgın Yazdı:

Yeni Şafak yazarı ilahiyatçı Hayrettin Karaman; kendisine gelen bir soruya özel web sitesinde verdiği yanıtta ‘’Alevilere kız verilmez!’’ diye eskiden beri var ola gelen yeni bir fetva verdi. Karaman’ın bu fetvasına bazı Aleviler, cılız da olsa sözde tepkiler gösterdiler. Beklendiği gibi bu türden çıkışlar; daha çok kendilerini “Müslüman” ve hatta “öz Müslüman” olarak addeden bazı Aleviler tarafından dillendirildi. Gerekçeleri ise “Efendim Aleviler de Müslümandır, neden böyle diyorsunuz! Ayıp oluyor ama!” Cinsinden, nevi şahsına münhasır, çocukluk mahcubiyeti de içerisinde gizlendirilen sözüm ona eğlencelik tepkilerdi! Ancak bu tepkilerin içerisinde birisi vardı ki, gerçekten de çok önemliydi. Çünkü bu reaksiyonu dile getiren HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül idi. Konunun bir diğer önemi ise Bülbül; bu tepkisini (11.11.21), çıkıp TBMM’si kürsüsünde serdetti. Bu konuşmasının ilk bölümünü Diyanet’in ve Hayrettin Karaman’ın ”Alevilerle evlenilmez!” fetvasına ayırmış veMeclis’te aynen şunları haykırılmıştı:

“(…) Koskoca İslam hikmeti, koskoca İslam tarihi iki tane müderrisin (-yani medresede ya da camide ders veren kimse. Bazı İslam ülkelerinde profesör) tefsirine kaldı arkadaşlar. Ayıptır! Günahtır! Yazıktır ve utanç vericidir! Adeta İslam’ı almış bir kutuya kapatmışlar. Bu kutudan ihtiyacı olan şeyi çıkarıp bir fetva verip ortalığa salıp, insanların sinirini tepesine çıkarıp (…) Bu, İslam’da, inanca’da, hakikate ’de yapılan bir zulümdür!” diyordu. Kemal Bülbül Canı Severiz! Ama Hakikati Daha Çok Severiz!

Platon’un (Eflatun) bilinen en gözde öğrencilerinden birisi de Aristoteles’ti (MÖ. 384-322). 20’li yaşlarda Şiir sanatı üzerine geliştirdiği estetik düşünce felsefesini içeren eseri Poetika’sında (tiyatro, gösteri, tragedya), hocası Platon için Aristoteles şöyle der; “Eflatun’u severim ama hakikati daha çok severim…!“ Evet, biz de eğitimci sevgili Kemal Bülbül Canı severiz! Ama hakikati daha çok severiz! Zira kendisinin de hakikati çok sevdiğini biliriz. Çünkü Kemal Bülbül Canımız, gerçekten de bir hakikat adamıdır! Lakin söz konusu bu konuşmasına İslam’ı hiç katmayacaktı! Çünkü işin renginin bu noktadan sonra nasıl değiştiğini, kısa bir özetle şimdi burada vermeye çalışacağız.

Esas itibariyle sevgili Vekilimizin konuşmasında belirttiği gibi ortada İslam’a, İnanca yapılan her hangi bir zulmün olduğunu asla düşünmüyoruz! Ancak Alevi inancının temel felsefesi olan hakikat ’ten, bir sapmanın olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz! İşte bu hakikat; tam 1400 yıllık bir gerçekliliğin son ifadesidir! O da; Alevilerin, İslam coğrafyasında “Müslüman” olarak kabul görmemeleridir. Yaklaşık 2 milyar nüfuslu bütün İslam alemi, Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan en az 20 milyonluk Alevi nüfusunu, kendileri gibi İslam halkası içerisinde görmüyorlar. Yaşamın hangi aynasından bakarsanız bakın, bu gerçeklikle karşı karşıya gelirsiniz! İşte bu hakikat, asırlardan beri orta yerde dururken, tali gündemlerle her geçen gün biraz daha hakikatten uzaklaşmanın hiçbir anlam ve manası yoktur! Kaldı ki bu takkiyeli seyir, inancımızın felsefesiyle de asla uyuşmamaktadır. Artık bundan vazgeçilmelidir!

Sevgili Bülbül Canımızın tamlamasıyla “Koskoca İslam hikmeti, koskoca İslam tarihi” de göstermiştir ki; Alevilerin; tevhit dini olan İslam’la ve diğer tek Tanrılı dinlerle uzaktan- yakından hiç bir kökensel-organik bağı yoktur! İşte 2021 yılının son aylarında bu gerçeklik, hem de bir İslam profesörü-İlahiyatçısı tarafından bir kez daha tescillenmiştir. Bazı Aleviler hala bile takkiye yoluyla kendilerini Müslüman göstermeye çalışırlarken, ne hikmetse İslam alimleri başta olmak üzere iktidar da; “Türkiye’nin yüzde 99’u Müslümandır!” hikayesinin bozulmaması için takkiye yoluyla “Alevileri, Müslüman olarak gördüklerini” zımnen salgılamaktadırlar. Bu bağlam, çok önemlidir. Bütün uygulamalara, pratik sonuçlara bakılarak bu nokta derinlemesine tartışılmalıdır! Öte yandan Alevilerin; Müslüman olarak görülmemesinden gocunmanın hiç bir anlamı yoktur! Hele ağlayıp-sızlanmanın, dövünüp- kırılmanın Alevilere yakışmayacağının altını çizmekte fayda vardır.

Diyanetin Fetvaları, Alevileri İlgilendirmez!
Bununla birlikte Diyanetin; farklı konular hakkında verdiği fetvalar, Alevileri asla ve asla ilgilendirmemelidir. Zira Diyanet; Alevilerin vergileriyle, aldığı faiz rantlarıyla gelirini Milyon dolarlara çıkarırken, temsilcisi olduğu Müslümanların güncel sorunlarına ilişkin yol gösteren enginliği ve konumuyla işini yapmaktadır. Bundan bize ne! Asıl sorun, Diyanetin mahzeninde kendisi için koltuk arayan sözde İslam’ın özü olan Alevi dedeleridir! Eğer kadim değerlerimize geri dönmez, otantik-özgün inançsal ritüellerimizi sahiplenen bir söylem geliştirmezsek, yarın Diyanette konumlanan bu Dedelerin, Alevi toplumu için vereceği fetvaları şimdiden düşünmeliyiz! Tehlikeyi hala görmüyor musunuz?

Nefret Suçu Değil! Dinin Gereğidir!
Hemen başından belirtelim; Türk Ceza Kanunu’nun “Nefret ve Ayrımcılık Suçunu” düzenleyen ve 2014 tarihindeki değişikliğiyle 122. maddesinde yer alan hükümlere göre, “Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle…” diye başlayan bir madde vardır. İlgili bu madde konumuzla alakalı olmakla birlikte, bu madde ve benzerleri muhalif Kürtler, Kızılbaşlar ve Komünistler (3K) için ne zaman uygulamaya konmuş ki? Bu türden içi boş şeylerle uğraşmanın zaman kaybı olduğunu hatırlatmak isteriz! Oysa bu işin esas temelinde yatan gerçekliğe dikkat çekmeliyiz! Çünkü geçmiş yıllarda Alevilere yapılan yazılı-sözlü hakaretlerin hiç birinde suçlular cezalandırılmamıştır. Onu da bırakın, gerçekleştirilen bütün Alevi katliamların yapılan mahkeme sonuçları bile hep fiyaskoyla sonuçlanmamışımdır? Nitekim bu durumun, hiç de öyle nefret suçuyla bir alakasının olmadığını anlamamak saflıktır. Bunu da geçelim, asıl konumuza dönelim;

Bu İlk Değil! Son da Olmayacaktır!
Peki! İlk defa mı Alevilere; evlilik üzerinden “Müslüman olmadıkları” hatırlatılıyor? Hayır! İşte birkaç örneği: 28 Ocak 1994 tarihli Zaman gazetesinin “Sohbetler” köşesinde Alevilerin Sünnilerle evlenmesi halinde, Alevi ile Sünni’nin mutlu olamayacağı anlatıldı. Yazar’ı A. Şahin; “… Alevi biriyle evliliğe “EVET” diyenlerin ilk anda duyulan hissin teshirinden kurtulduktan sonra aralarında ayrılıklar baş göstereceğini” yazıyordu. Bu bağlamda Alevilerin, asırlar boyunca Kızılbaş kavramı üzerinden o bilindik pejoratif söylemlerin bir devamı olduğunu da unutmamalıyız. Türkçe yayınlanan eski sözlük ve ansiklopedilerde de “Alevilerle evlenilmemesi” önerilmektedir. Bunlardan birisi de Almanya’da yayınlanmış bir Almanca-Türkçe sözlükte “Kızılbaş” maddesinin karşılığı ”Kanunen evlenmesi caiz olmayan akrabaların evlenmesi- cinsi münasebette bulunan erkek veya kadın. Zani (ye) Kızılbaş: Blutschand. Bu sözlük; Türkiye’de 1974 yılında Kanaat Kitabevinde aynen basılmıştır. Bunları çoğaltabiliriz:

Mümin Müslüman Biri, Elbette Kur’an Ayetine Uyar!
Şimdi bakalım; Kur’an, konumuzla ilgili ne diyor; Bakara, 2/221;  “İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara ayetlerini açıklar.” Peki bu ayetin tefsiri nedir? Yani neden ve hangi ihtiyaç üzerine böyle bir ayet nazil (-indi-inen) oldu?
“Bu ayetin geliş sebebi, hicretten sonra gizli bir görevle Mekke’ye gönderilen Ebû Mersed’in başından geçen bir olaydır. Ebû Mersed Müslüman olmadan önce Mekke’de yaşarken Anâk isimli bir kadını dost edinmişti. Görevli olarak Mekke’ye geldiğinde kadın onu gördü ve beraber olmaya çağırdı. Ebû Mersed, “İslâm bana bunu yasakladı” deyince kadın, “Beni eş olarak al” dedi. Ebû Mersed, “Resûlullah’tan izin almadan bunu da yapamam” cevabını verdi. Medine’ye dönünce sordu, bunun üzerine âyet geldi ve kadın putperest olduğu için kendisine evlenme izni verilmedi (Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 49-50).

Ehl-i kitap denilen Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi gayri Müslimler, bir Allah’a, aslı bozulmuş da olsa semavî bir kitaba ve Peygamberlerine inandıkları müddetçe müşrik (Allah’a başka Tanrıları ortak koşan kâfir) sayılmazlar. Kur’an dilinde müşrik kelimesi başta Arabistan putperestleri olmak üzere, aslı ilâhî olan bir kitaba inanmayan ve inançları içinde şirk bulunan kâfirler için kullanılmaktadır” Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 350-352, DİB Kur’an tefsiri. Ne diyor Ayet “İman etmediği sürece, Allah’a ortak koşan…” Buradaki iman nedir; Tanrı’ya ve İslam dinine inanma. Dinin ortaya koyduğu kurallara (Kur’an) inanma, dinsel inanış, olarak ele alınmaktadır. Oysa biz Canlara; ”İmanım” diye hitap eder, Canların yüzünü de “hakkın cemali” olarak görmez miyiz? Demek ki bir Müslüman’a göre Aleviler bu ayete uygun bir davranış içerisinde bulunmamaktadırlar! Demek ki Müslümanların, Alevilerle evlenmelerinin neden caiz olmadığı ve böyle bir evliliğin Şer’i İslam’a uymadığı gibi, Alevilerin “gayri Müslim” dahi sayılmayıp, dolayısıyla kitaplarının bulunmadığından kaynaklanmaktadır. Ne yani bir ilahiyatçı-Kur’an profesörü Alevilerin, Kur’an’a uymadığını bilmiyor mu sanıyorsunuz? Yada Diyanet İşleri kadrolarını Alevilerin Müslüman olmadığını idrak edemeyen birer çocuk mu bellediniz? Aslında Alevi toplumunda es geçilerek hiç tartışılmayan önemli bir olgu daha var! Yeri gelmişken kısaca değinelim! O da “Allah’ın emri” ile evliliğe atılan ilk adım. Şöyle ki;

Allah’ın Emri, Peygamberin Kavli İle…!
Bilindiği üzere bir İslami gelenek olarak gençlerin, evlilik akdinin gerçekleşmesi için aileler bir araya gelirler. Burada ilk dile getirilen “Allah’ın Emri, Peygamberin Kavli İle…! Başlayan sözdür. Girizgahta dile getirilen “Allah’ın emri” ile kastedilen, Tanrının kulları arasında evlilik yoluyla çoğalmasının bir Tanrı emri olduğu vurgulanmaktadır. “Peygamberin kavli ile…” verilen mesajda İslam Peygamberi Muhammed’in sünnetidir. Yani söz konusu bu evliliğin, İslami ve dolayısıyla tevhit dinine uygun olacağını belirten bir sözleşmeye vurgudur. Yani bununla Allah’ın emrinin çiğnenmemesi ve Peygamberin Sünnetine uyulması gereği hatırlatılmaktadır. Peygamber’in Sünneti, Onun Kuran’i çerçevedeki bütün söylem ve eylemlerini-fiillerini içermektedir. İşte bu meyanda; Allah’ın emirlerine ve Peygamberin sünnetine uyan Müslüman birinin, mevcut ayetler ışığında Alevi biriyle evlenmesi din’i-iman’i açıdan elbette kabul görmemektedir. Buna karşın bir Müslüman’ın, Hristiyan biriyle evlenmesi halinde ilk yapılan dinsel ritüel, Hristiyan’ın kelime-i şahadet getirmesidir. Ama unutmamak lazım ki, Hristiyan bir ehl-i dindir, Hristiyanlar ehl-i kitap sahibidir. Bu vesileyle, Alevi toplumu “Allah’ın Emri, Peygamberin Kavli İle…!” başlayan bu sözlü geleneği, ciddi bir şekilde tartışmalıdır! Tartışmalıdır! Çünkü buradaki bir diğer sorunsal alan, 40’lar Meclisindeki İslam Peygamberi Muhammed’in; Peygamberlikten azat edilerek, meclise alınışıdır. 40’lar Meclisinde Peygamberlik sıfatı sorgulanırken, evlilik akdinde ise aynı “Peygamberin Kavline!” sarılmak, nasıl bir handikaptır, doğrusu anlaşılması zordur!

Mecusilerin Kadınları Haram, Paraları Helal!
Aslında bu konunun tarihsel arka planı da var. O da, Mecusilerle (Zerdüştiler) alakalıdır. Kur’an-ı Kerim’de; Hac Suresi: 17. Ayette; “Gerçek şu ki, iman edenler, Yahudiliği benimseyenler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve şirke sapanların her biri hakkındaki hükmünü Allah kıyamet günü verecektir. Şüphesiz Allah her şeye tanıktır.” diye geçen ayette Mecusilerin de kitap ehli olduğu belirtilmektedir. Fakat Mecusiler, daha sonraki hadis kitaplarında farklı bir uygulamayla karşı karşıya kalmışlardır.

Eğer hadis doğruysa; İslam Peygamberi Muhammed’in, kendi ümmetine; Mecusilerin kadınlarını nikahlamamalarını, kestiklerini yememelerini fakat Mecusilerin Cizye’ye- vergiye bağlanmasına izin vermiştir. Çok ilginçtir, bu uygulama; İmam Ali’de dahil, dört halife döneminde aynen uygulanmıştır. Yani Müslümanlara; Mecusilerin Kadınları ve kestikleri Haram kılınırken, Paraları helal sayılmıştır! Aslında bu paradoksal durum; günümüzde, sizlere de çok tanıdık gelmiyor mu? Ne dersiniz?

Ana Soylu Kadim İnançlar Dışarıdan Evlilik Yapmazlar!
Müslümanların, Ayetler ışığında Alevilerle evlenmelerine mani olan İslami akideleri vardır. Dinsel açıdan baktığımız zaman aslında bu gayet normaldir! Aynı durum, farklı gerekçeli formatlarla diğer dinsel-inançsal topluluklarda da bulunmaktadır. Meselâ Sabilerde Anne ve babanın mutlaka Sabi olması gerekmektedir. Ortodoks Yahudilerde, sadece Yahudi olanlarla evlenilir, dolayısıyla bir Yahudi’nin Anne ve babası da Yahudi olmalıdır. Hint dinlerinde de kast piramidine bağlı evlilikler gerçekleştirilmektedir. Alevilerle aynı kökten gelen Êzildiler, Êzdi olmayanlarla yani dışarıdan evlenmezler. Peki 40-50 yıl öncesinde, özellikle Kürt (Réya/Raa Heqi) Alevilerinde de durum aynı değil miydi? Alevi Anne babadan doğma kuralı geçerli değil miydi? Ocakzâdeler kendi aralarında evlenirken, aşiret mensubu talipler de yine kendi aralarında evlenmezler miydi? İran-Irak Kürdistanındaki Ehl-i Haklar’da da (Kakailer, Şebekler) durum aynen böyle işlemiyor mu? Elbette bu alana haiz konular, farklı bir tartışmaya kapı aralamaktadır. Şimdilik buraya nokta koyalım! Fakat daha çok tartışmalıyız!
Hak ile kalın!

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı