DersimİnançKöşe Yazıları

Başka Dilde Ölmek: Dersim İdamları ve Seyid Rıza

Nesimi Aday

Başka bir dilde yaşamak ne kadar zor ise başka bir dilde ölmek de o kadar zor olmalı. Daha önce kulağınıza çınlamayan ya da çok az dokunan ya hiç duymadığınız ya da çok az duyduğunuz seslerin size çarpan etkisi anlamsız olur çoğunlukla. O seslerin ve sözcüklerin sizin anlam dünyanızda karşılık bulması için bilme ve anlama havuzunuza akması, dağarcığınızı doldurması gerekir. Aksi halde havsalanızda dağılan anlamsız sesler olarak yankı bulurlar.

Kolonyal rejimler, sömürgelere öncelikle kendi dillerini ve dinlerini öğretirler. Dil ve din bir yabancılaştırma enstrümanı olarak işlev görür. Dil ve din, toplumun sosyal dokusuna göre en işlevli iletişim araçları olabilirler. Kolonyalistler bu aparatları işlevli kıldıktan sonra ekonomik ve kültürel kaynakları daha rahat sömüreceklerini bilirler. Dil bağlantısı kurulduktan sonra genel olarak kültüre ve ekonomiye yönelirler. Sömürgeciler yerel kültürleri ‘ilkel’ görüp, kendi kültürlerini ‘medeni’ ve ‘modern’ görüp, yerele kendi yaratımlarını empoze ederler. Bir süre sonra da yerel olan, dışsal olanın üniversal olduğuna inanmaya başlar ve post-kolonyal bir toplumsal katman oluşur. Dersim 38 Soykırımından sonra Kürtçenin (Kirmanckî – Kurmancî) ‘ilkel’ görülüp, Türkçenin yerine modernizm kisvesi altında yerleştirilmesi ve başarılı bir edebiyat diline dönüşmesi başka bir dilde yaşamanın başat örneği olarak okunabilir.

Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi üzerine inşa edilen tekçi Türk ulus devleti de bu formasyonu kullandı; binlerce yıldır bu topraklarda harmanlanan halkları ve kültürleri, Batılılaşma-modernleşme siyasetiyle (muasır medeniyet seviyesi) elimine etti. Türk-İslam sentezi paradigması referansıyla biçimlendirilen yeni devlet, ‘varlığını başka bir varlığa armağan eden’ yeni yurttaşlar ‘yaratacak’ kapsamlı programlar yaptı. Bunu yaparak müreffeh olacağını düşündü; ama olmadı. 1923’ten günümüze kadar, başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere hakları inkâr edilen halklar ve inançlar, ağır bedeller ödeseler de yok sayılmaya, ötekileştirilmeye direnç gösterip; tekçi, mukaddesatçı siyasal sisteme, çoğunlukla dahil olmadılar. Fanon’un işaret ettiği gibi ‘atıl bırakılmış kültürel değerler direniş aracına da dönüşebilir-di.’ Demirci Kawa Destanı ve Seyid Rıza’nın baş eğmeyen duruşu, sürek içinde başka bir direnişin motivasyonuna dönüştü keza.

Ama bu duruşlarından dolayı ağır bedeller ödediler. Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Dersim örneğinde olduğu gibi Kürtler soykırıma da uğradılar. Jenosid ile müesses nizamı güvence altına alan Türk resmî ideolojisi, kültürel zayıflığını örtmek için etnosid programları da uygulayageldi. Umum Müfettişlikler ile programsal çalışma yürüten devlet, Halkevleri, Köy Enstitüleri, Diyanet gibi kurumlar aracılığıyla tekçi paradigmayı, halkçı paradigma olarak halkların hayatına enjekte etti. ‘‘Vatandaş Türkçe Konuş’’ kampanyaları ve tüm matbuatın dili, yayımı bu tekçi Türk ideolojisi üzerine bina edildi, medeniyetler kapısı olarak övünülen Anadolu ve Mezopotamya, adeta medeniyetler mezarlığına çevrildi.

Dersim bir çıban olarak görülüyordu…

 Dersim, Osmanlı devlet adamları tarafından Rafızi Ekrad (Alevi Kürt) olarak tanımlanmış, Şeyhülislamlar tarafından da tüm Alevilere yapıldığı gibi, ‘katli vacip kullar’ olarak düşmanlaştırılmıştı. Bu yaklaşımla politize olan Osmanlı devlet adamları buldukları her fırsatta bölgeye saldırmaktan çekinmemiş; her türlü zulmü, verilen fetva üzerine meşru saymışlardı.

Şakir Paşa 1899 yılında ‘‘Dersim’de Nakşibendi tekkelerinin kurulması ve Nakşi Şeyhlerinin atanması’’ gerektiğini rapor ederken, Abdülhamit tarafından Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için görevlendirilen Alman General Van Der Goltz da Dersim’e milyonlarca Müslümanın yerleştirilmesini salık vermişti. Raporların yazıldığı tarihlerde Kürt ulusal taleplerinin daha sönük olduğu ama yörenin inancının ‘tehlike’ olarak görüldüğü anlaşılıyor. Her iki önermenin Alevi (Raa Haq) inancına yönelik düşmanca yaklaşım içerdiği oldukça açık.

Mardinli Arif Bey de ‘‘Direnişi kışkırtanlar seyitler ve reislerdir, bunlar toplanıp bir daha Dersim’e dönmemek üzere İşkodra, Trablusgarp, Fizan gibi uzak yerlere sürgün edilmelidir’’ diyerek Alevi yol önderlerini hedef alır.

Osmanlı İmparatorluğunu bu yaklaşım ve katliamlarla geçiren Dersim; Jön Türklerin öncülüğünde kurulan ulus devlet tarafından da çok farklı karşılanmamış, örneğin; 1923’e kadar kendi özgün yapısını koruyan Dersim, dili ve inancıyla merkezi siyaset için ameliyat ile alınması gereken bir ‘çıban’ olarak görülmüştü.

Aslında Osmanlı İmparatorluğunun nice paşası, Dersim üzerinde çeşitli ameliyatlar yapmış ama başarılı olamamıştı. Jandarma Komutanlığının gizli ‘’Dersim’’ raporunda “Eğer Yavuz’un garezi Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş̧ olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük” denilmektedir. Onların ‘başka bir yol’ siyaset tutmamış, kırk bin Alevi’yi kılıçtan geçirten Yavuz Sultan Selim, Dersim önlerinde yenilmişti.

Halis Paşa’nın (1930) raporuna göre Yavuz Selim Trabzon valiliği esnasında Dersim’e kırk kez saldırmış ama içlere doğru girememiş. ‘Dersim’e sefer olur ama zafer olmaz’ sözü askeri literatüre böyle girmiş olmalı.

Kürt ve Alevi yapısıyla Türkiye Cumhuriyet sınırları içinde otonom yaşam süren Dersim, Cumhuriyet için de bir tehdit olarak algılanmıştı. Bu rıza toplumu, erdê dewrêş (derviş toprakları) topraklar Türk-İslam paradigmasına itiraz olarak algılanıyordu. Müesses nizam için tehdit ve itiraz içeren Dersim’in bertaraf edilmesine dair çok sayıda rapor hazırlanacak özel bir kanun bile yapılacaktı. 1935 yılında çıkarılan ‘‘Tunceli Kanunu’’ ile önce ‘‘Dersim’’ olan bölgenin ismi ‘‘Tunceli’’ yapılmış, sonra da kitlesel kırıma uğratılmıştı.

Görüldüğü gibi dil Dersim Soykırımında da bir saldırı aparatı olarak devreye alınmıştır. Ama Koçgiri’den sonra Dersim’de faaliyet sürdüren Alişêr gibi önderler, ürettikleri eserlerle bu sistem aparatlarını yerle yeksan eder. Alişêr’in Kürtçe/Kurmancî şiirleri halk arasında ulusal heyecan yaratınca, ‘tehlikeli’ notuyla Türkçeye çevrilip istihbarat raporlarına eklenir. Böylece kolonyal bir enstrüman olarak kullanılan dil, Alişêr gibi Alevi itikadı ve Kürt kültür değerlerine sahip insanlar tarafından önemsizleştirilir. Süreç içinde madunun dili olarak bir karşı koyuş tarihi de yaratılır; Seyid Rıza’nın ‘‘Senin yalan ve hilelerinle baş edemedim bana dert oldu, ama senin önünde diz çökmedim bu da sana dert olsun’’ sözleri, onun ardıllarında (madunun dili olarak) bir direniş imkanına dönüşür.

Kendine dair yaratılan ve bir kültürel davranışa dönüşen direniş mottoları, Dersim’in siyasal hayatına da sirayet edecekti. İdare İbrahim ve Seyid Rıza gibi önderler, bölgenin otonom yapısını korumak için teklif edilen her türlü rüşveti (milletvekilliği dahil) ve dayatılan tek dil, tek din, tek millet siyasetini, adeta bölgenin kültürel karakterine dönüşen özlü sözlerle ifade ederler.

İdare İbrahim kendilerine kurulan mevki, makam tuzaklarına karşı ‘‘Osmanlının bulanık çeşmesinden su içmem’’ derken, Seyid Rıza da Ankara merkezli hileli yaklaşımlara ‘‘Kargadan bülbül olmaz’’ metaforunu kullanarak, hileli yaklaşımları gördüğünü ima eder.

Dersimin lideri Seyid Rıza…

 Seyid Rıza, Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyet’e geçiş sürecini yaşamış, tanığı ve sanığı olmuş önemli bir lider olarak dikkatleri hep üzerinde toplamıştır. Henüz yüzyılın başında, yani 1938’in çok öncesinde, devletin dikkatini üzerine çekmiştir. Örneğin 1908 direnişinden kaynaklı idam cezasına çarptırılınca, kendi iradesiyle, dönemin idare merkezi olan Hozat’a gidip idam kararını kaldırır. 1912 yılında diplomatik sebeplerden kaynaklı affedildiği resmi kaynaklarca da doğrulanır. Devlet, Seyid Rıza gibi güçlü bir figürü karşısına almak istemez, onunla müzakere ve anlaşma yolunu tercih eder. Bu müzakereci yaklaşımı Seyid Rıza’nın da çok kere tercih ettiği zamanla görülecektir.

Osmanlı’nın asker toplamakta, ordu kurmakta zorlandığı 1918 yılında, Seyid Rıza öncülüğündeki Dersimliler; Ruslara karşı topraklarını korurlar. Aslında Ruslara karşı Osmanlı devleti adına savaştığı söylense de Dersimliler topraklarını korumak için askeri bariyer oluştururlar. Çünkü Rus orduları ile gelen Ermeni savaşçıların 1915 Soykırımından kaynaklı öfkeli tutumları vardır ve Erzincan bölgesinde sivil katliamlara da girişmişlerdir.

Görüntüde Ruslara karşı savaşan Dersimliler, Osmanlı’dan çok sayıda askeri mühimmat ile topraklarına dönerken, Ruslar ile arka diplomasiyi de ihmal etmezler. Koçgirili Alişêr’in Paris Barış Görüşmeleri için kaleme aldığı ve diğer Kürt liderlerin de imzası olan mektupta, Rusya ile 1916 yılından itibaren diplomatik çalışmalar yaptığı anlaşılıyor.

1916 yılında Dersim (Hozat) Mutasarrıfı Ziya ile yakın ilişkiler kuran Seyid Rıza, devlet belgelerine göre Diyab Ağa ve Gangozade Memed ile aşiret saldırılarına karşı Hozat’ı savunur.

Nuri Dersimi ise bir Bedirhani olan Mutasarrıf Ziya Beyin milliyetçi biri Kürt olduğunu, Seyid Rıza’ya saygı gösterdiği ve destek verdiğini yazar. Bu bilgiden de anlaşıldığı üzere Seyid Rıza usta bir müzakereci ve siyaset insanı olarak 15 Kasım 1937 yılana kadar topraklarını korumak için diplomasinin tüm olanaklarından yararlanmış.

Sakallı Nurettin ve Kazım Karabekir bu bilgilere sahip olmalı ki Seyid Rıza’nın aynı zamanda ‘Türklerle’ yürüttüğü diplomatik görüşmeler için, devlete ‘’Seyid Rıza’ya itibar etmeyin, ikili oynuyor’’ ikazında bulunurlar.

Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 18 Kasım 1931 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’ye sunduğu raporda; Dersim’in önemli kişi ve ailelerinden 3470 kişinin sürgün edilmesi isterken, ayrıca, Seyid Rıza’ya da yer verir. Şükrü Kaya ‘‘Bu adam, kesin önlem alınmazsa, geleceğin, Dersim için hazırlanmış şefidir’’ der. Onun liderlik vasfına dikkat çeker. İçişleri Bakanı Kaya, Dersim’in bir statü kazanması durumunda Seyid Rıza’nın onun ‘Milli Şefi’ olacağını, dolayısıyla önlenmesi gerektiğine işaret eder.

Devlet ‘şef’ olarak gördüğü Seyid Rıza’yı Dersim’in siyasetinde ve toplumsal rolünden düşürmek için kolları sıvar. Önce, kendi yerine geçeceği konuşulan, bu donanıma ve birikime de sahip olan oğlu Bava İbrahim, aşiret kavgası görüntüsüyle katleder. Bava İbrahim, Hozat kaymakamının Seyid Rıza ile görüşme talebine binaen, babasını temsilen kaymakamlığa gider ve dönüş yolunda, üstelik de bir Hızır Orucu gününde katledilir. Seyid Rıza, oğlunun katledilmesine sebep olan arka siyaseti görür ve Hozat Jandarma Komutanlığına (1933) yazdığı mektupta, kaymakamın oğlunun cinayetinde parmağı olduğunu söyler.

Hızır (Xızır) günlerinde kan dökülmeyeceğini, bu kutsal günlerde kan döküldüğünde de felaket olarak algılanacağı bilinmesine rağmen cinayet işlenir. Amaçlandığı gibi toplumsal bir travmaya ve akabinde grupsal/aşiretsel bir kavgaya da olanak yaratılır. Bu kavganın 38 Soykırımına giden yolun, ‘düşmanlar’ açısından rahat yürünmesine fırsat sunacağı da yaşanarak öğrenilecekti.

Seyid Rıza’nın yaşanan olayları ve arkasındaki siyaseti çok kere gördüğü ve ona göre pozisyon aldığı söylenebilir. Yüzyıllara dayanan düşmanlık karşısında, gücü oranında diplomatik tavrını hep koruduğu anlaşılıyor. Oğlunun öldürülmesi olayının konuşulduğu aşiret toplantısında, alınan karara uyacağını deklare etmesine rağmen, resmi kanalları kullanmayı da ihmal etmediği, çıkan belgelerden anlaşılıyor.

Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim isimli kitabında, Genel Müfettiş İbrahim Tali’nin (Öngören) kendisine ‘Seyid Rıza qılancık bılbıl nêbeno – Kargadan bülbül olmaz’ demiş, bu sözü kime ve neden söylediğini heyecanla sorduğunu yazar. Nuri Dersimi’de, İbrahim Tali’ye cevaben, Seyid Rıza’nın o sözü Ankara’dakine söylediği aktarır. Ankara’nın, özelde de Mustafa Kemal’in, Seyid Rıza’yı yakın takibe aldığı, söylediği sözlerin etkisinin tartıldığı bir siyaset yürüttüğü görülüyor.

Mustafa Kemal’in, Seyid Rıza ile görüşüp ona diz çöktürtememesi öfkesini kabarmasına sebep olmuş olmalı. M. Kemal’in çocukluğu travma içinde geçtiği biliniyor. Babasının erken ölümü, yetim ve öksüz kalması, baba figürüne karşı bir tepkiye neden olmuş olmalı ki Seyid Rıza’nın gözleri önünde oğlu Resık Usên (Resik Hüseyin) asılmış.

Seyid Rıza idam edilirken, son dilek olarak ‘‘beni oğlumdan önce asın’’ dediği ama kabul edilmediği biliniyor. Gözleri önünde oğlunun asılması, babaya; ölümden önce evlat acısı yaşatılması, üstte değindiğimiz travma ile ilintili olmalı. Psikoloji disiplini ‘yansıtma’ diyor buna. Mustafa Kemal’in kendisine baş eğmeyen, diz çökmeyen Seyid Rıza’ya, oğlunun darağacında sallanan cansız bedenini göstererek bir tür yansıtma gerçekleştirdiği söylenebilir.

‘‘İdam Çino’’

Seyid Rıza, oğlu Resık Usên ve yol arkadaşları 15 Kasım 1937’de Elâzığ Buğday Meydanında başka bir dilde darağacına asılmışlardı. Savunma hakları ellerinden alınan Dersimliler, çevirmen verilmediği için kendilerine isnat edilen suçları çoğunlukla anlayamamışlardı.

Seyid Rıza’nın aksine Dersimlilerin çoğu meydanlara dikilen darağaçlarını görene dek durumu kavrayamamıştı. İdamlarını gerektirecek bir suç işlememişlerdir çünkü. Masum olduklarından eminlerdir. Kendilerine isnat edilen ‘İsyan’ suçu işlememiş, sadece kendi topraklarına, daha önce de olduğu gibi özgürce yaşamak istemişlerdi. Bu yüzden mahkeme salonuna çevrilen Sümen Sinemasında hâkimin kendilerine yabancı bir dilde okuduğu kararı umut ile karşılamış; dudaklarından ‘‘Îdam Çîno!’’ nidaları dökülmüştü. Ama idamın olduğunu, bir gece yarısı, elektrik olmadığı için araba farları ışığında parlayan darağaçlarını gördüklerinde anlamışlardı.

İhsan Sabri Çağlayangil, Seyid Rıza’nın kendisini görünce ‘‘Sen, Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’’ diye sorduğunu anlatır anılarında. Bir başka dilde sorulan bu soru, bir başka dilde ölümün de adını nida eder.

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı