DersimKöşe Yazıları

Cumhuriyet kurulduğundan beri Dersim hedefti

4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim’de on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi de yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskân” a tabi tutuldu.

15 Kasım 1937 Seyit Rıza, Usene Seydi, Fındık Ağa, Resik Usen (Seyit Rıza’nın oğlu), Aliye Mırze Sıli, Hesene İvraimi ve Hesen Ağa’nın Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edilişlerinin tarihi. Yetmiş iki kişinin yargılandığı Elazığ’daki İstiklal Mahkemesi davasının son duruşması da kurallara aykırı olarak hafta sonu yapılır ve o mahkeme eliyle idam kararı verilir. Mahkeme başkanı Hatemi Semih hazırlamış olduğu iddianamede “Bu dava Tunceli’nin Dersim’e açtığı tarihi bir davadır” der. Davada bazıları bırakılır, Seyid Rıza ve altı yol arkadaşı idam edilir, geri kalanlara müebbet verilerek Türkiye’nin değişik cezaevlerine gönderilirler. Dersimin bu ileri gelenlerinin akıbeti bilinmiyor çünkü hiçbiri bir daha geri dönmüyor.

Antropolog Dilek Kızıldağ Soileau ve tarihçi-yazar Alişan Akpınar ile Dersim’in neden hedef alındığını, siyasi ve tarihi arkaplanı konuştuk.

‘SEYİD RIZA SAYGI GÖSTERİLEN BİR ŞAHSİYET’

Antropolog Dilek Kızıldağ Soileau, Seyit Rıza’nın Dersim’in çok parçalı aşiret yapılanması içerisinde yer alan, Şeyh Hesenan aşiretlerinden Yukarı Abasan koluna mensup bir aşiret lideri olduğunu ifade ediyor. Seyit Rıza’nın babası Seyid İbrahim’in ölümünden sonra aşiretin idaresini yürüttüğünü söyleyen Kızıldağ, babasının Dersim Kızılbaş inancının Ocak sistemi yapılanması gereği Rehberlik (rayberlik) makamını fiilen olmasa da geleneksel olarak devam ettirdiğini, dolayısıyla bu manevi makamındın dolayı da bölgede sevilen ve saygı gösterilen bir şahsiyet olduğunu belirtiyor.

dilek-kizildag.jpg

Souleau, “Batı Dersim aşiretleri içerisinde, Ovacık bölgesinde, kendisine bağlı silahlı güçleri olduğunu biliyoruz. Bu durum Seyit Rıza’ya bölge ve aşiretler arasında güç ve prestij getirirken bir taraftan da resmi makamlarca tehlike unsuru olarak görülmesinin nedenlerinden biri olmuştur. Zira bu silahlı güçlerle birlikte civar bölgelerde zaman zaman katıldıkları baskınlar resmi idareye rapor edilmiştir” diyor.

‘RUSLARA KARŞI ERZİNCAN VE DERSİM’İ SAVUNDU’

Seyit Rıza’nın bu tür faaliyetlerinin onu aşiretler arası ününü yaydığını, diğer yandan da İstanbul hükümeti tarafından da tanınmasını sağladığını söyleyen Kızıldağ, şu bilgileri veriyor:

“Devlet nezdindeki tüm bu olumsuz şöhretten sonra, Seyit Rıza’nın Birinci Dünya Savaşı’nda bölgede aşiret güçlerinden milis alayı oluşturarak başına geçmesi, Ruslara karşı Erzincan ve Dersim’i savunması gibi eylemler ona itibar getirirken, daha sonraki dönemlerde de devletle aşiretler arası ilişkilerde muhatap alınmasını da sağlar. Hatta bir iddiaya göre Rusların çekilmesinden sonra, aşiretlere madalya ve hediyeler veren Osmanlı İdaresi, Seyit Rıza’yı ayrıca ödüllendirerek Erzincan’da “İl İdaresi Üyeliği ”ne atar. Hatta Seyit Rıza’nın savaşta yaptığı katkısından dolayı, Kazım Karabekir tarafından madalya verilerek generallik rütbesine yükseltildiği iddiası dahi bazı araştırmacı-yazarlar tarafından dillendirilmiştir.”

4-a-seyid-riza.jpg
Seyit Rıza mahkemeye götürülüyor. (Dilek Kızıldağ’ın arşivinden)

KOÇGİRİ’YE DESTEK

Seyit Rıza’nın özellikle 1921 yılında Sivas’ın Koçgiri bölgesinde meydana gelen olaylara destek vermekle ve isyanın baş faili olarak aranan ve Dersim’e sığınan Alişer Efendi’yi himayesi altına almakla devlet tarafından suçlandığını söyleyen Kızıldağ, bu durumdan dolayı kendisine güvenilmediğini birçok raporda belirtildiğini ifade ediyor:

“Seyit Rıza’nın Koçgiri’ye verdiği bu desteği, merkezi hükümet Kürtlük davası ile ilişkilendirir. Oysa Seyit Rıza, Koçgiri’de yaşatılan katliamın kendi bölgesine de sirayet etmesinden endişelidir. Ayrıca öteden beri iyi ilişkiler içerisinde olduğu Koçgiri aşireti ileri gelenlerinden Haydar ve Alişan Beylerin salıverilmesini istemektedir. Bu amaçla hükümet yetkililerine, Erkan-ı Harbi Umumiye’ye Büyük Millet Meclisi’ne ve Mustafa Kemal’e sesini duyurmak hem Koçgiri davası tutuklularına hem Dersim’e yönelik bir “af” ilanı istemektedir. Seyid Rıza’nın bu dönemde Koçgiri olayları dolayısıyla resmi makamlara yazdırttığı mektup, telgraf gibi yazışmalar neticesinde (ister kendi tarafından ister onun adına bir başkası tarafından yazılmış/yazdırılmış olsun) bu makamlarca hakkında yapılan değerlendirmeler (özellikle Nurettin Paşa tarafından yapılan olumsuz kanaat ve düşünceler) Ankara Hükümeti tarafından iyiden iyiye tanınmasını sağlamış, Dersim aşiretleri içerisinde ön plana çıkarak Cumhuriyet Dönemi’nde Dersim 37-38’e giden süreçte devlet tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanmasında belirli ölçüde etki yaratmış olmalıdır.”

3128-s-r-hozat-mektubu.jpg
Seyit Rıza’nın Cumhurbaşkanlığı’na yazdığı mektubu: Benim bir kusurum yoktur. (Dilek Kızıldağ’ın arşivinden)

NEDEN ‘ÇIBAN BAŞI’ OLARAK GÖRÜLÜYORDU?

Dersim’in, Osmanlı boyunca bir ‘çıban’ olarak görüldüğünü söyleyen Kızıldağ hem etnik yapısı hem Kızılbaş/Alevi inancı, Osmanlı yapısına uymayan ve özellikle itikadının/inancının düzeltilmesi, “vahşet” ve “cehaletinin” giderilmesi gereken bir topluluk olarak görüldüğünü belirtiyor.

“Zaman zaman vergi vermedikleri, asker yollamadıkları, silahlı kuvvetlerle çevre bölgelere baskınlar yaptıkları gibi gerekçelerle/şikayetlerle Osmanlı döneminde, özellikle Tanzimat uygulamalarından sonra ve Cumhuriyet dönemi boyunca Dersim’e dair sivil ya da askeri bürokratlar tarafından yazılmış birçok raporda bu tür bilgilere yer verilmiştir. Rapor edilen bu bilgiler doğrultusunda bölgeyi kontrol altına almak isteyen Osmanlı yönetimi, 19.yüzyılın sonlarından itibaren bölgeye birçok sefer düzenlese de bir sonuç alamamıştır. Osmanlı döneminde ‘Dersim meselesi’ olarak adlandırılan bu anlayış, Cumhuriyet döneminde de devam etmiş ve nihayetinde 1937 ve 38 yıllarında devlet tarafından çok büyük bir askeri harekatlarla ‘medenileştirme’ gerekçesi ve ‘isyan’ uydurması ile sonuca erdirilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı döneminde ‘Dersim Meselesi’ olarak ortaya atılan anlayışın, aslında Alevi Kürtlere/Kırmanclara dair Osmanlı zihin yapısının Cumhuriyet dönemindeki sürekliliğini gösteren örneklerden birisidir.”

‘MAZLUM BİR HALKIN SEMBOLÜ OLMUŞTUR’

Seyit Rıza’nın resmi tarihin ‘Dersim İsyanı’ olarak adlandırdığı sözde isyanı bastırma gayesi ile askerî harekât boyunca yapılan katliamları meşrulaştırmak için isyanın önderi, elebaşı, şaki gibi adlandırmalarla suçlu ilan edildiğini ve 37’deki idamına meşruluk kazandırılmak istendiğini söyleyen Kızıldağ, oysa ortada ne bir isyan ne de bir isyan lideri olduğunu anlatıyor:

“Olanlar sadece bazı Dersim aşiretlerinin meşru müdafaaları ile direniş göstermesi ve boyun eğmemesinden ibarettir. Devlet tarafından idam edilmesi ile Seyit Rıza böylelikle mezalime uğramış mazlum bir halkın sembolü olmuştur. Yoksa Seyit Rıza ne Kürdistan kurmak için hareket eden bir general ne de isyan örgütleyen bir liderdir! O sadece kendisinin ölümünden sonra ortaya çıkan tarih yazımına konu olmuş bir şahsiyettir.”

OSMANLIDAN CUMHURİYET’E AKTARILAN DERSİM İMGESİ

Tarihçi – yazar Alişan Akpınar, Cumhuriyet döneminde Dersim ile ilgili alınan kararların derin bir arka planı olduğunu söylüyor.

alisan-akpinar.jpg

19. Yüzyılın başından itibaren modern ve merkezi bir devlet kurmaya çalışan Osmanlı Devleti için Dersim’in büyük bir problem olarak görüldüğünü dile getiriyor Akpınar:

“Modern ve merkezi bir devletin en çok ihtiyaç duyduğu şeyler vergi ve asker alımıdır. Bu açıdan Dersim devletin ulaşmakta zorluk çektiği yerlerden biridir. Ancak bunun ötesinde bir durum da söz konusudur. Çünkü Osmanlı vergi ve asker toplamakta zorluk çektiği başka yerlerde mevcuttur. Başka olan bu durumu dönemin Osmanlı bürokratlarının, bölgeyle ilgili yazdıkları raporlarda görebiliyoruz. Osmanlı bürokrat ve askerlerinin yazdıkları bu raporlarda Dersim bölgesi, “vahşet”, “cehalet”, “bedeviyyet” ve “dalalet” içinde olan bir yer olarak tarif edilir. Aslında kolonyal ve sömürgeci bir bakışla, bölge halkının vahşi ve cahil olduğu, dolayısıyla da devletin bu bölgeye girerek medeniyet taşıyacağı vurgusu bu raporlarda sıkça görülür. Osmanlı bürokratları buna “medeniyet idhali” derler. Ancak iş bununla da sınırlı değildir. Yine bu raporlara göre bölge halkı, kendine “dede” diyen din adamları tarafından, cahil oldukları için kandırılmışlardır. Kandırılan bu halk Müslümanlıktan sapmış, sapkın bir yola düşmüşlerdir. Kendilerine “Kızılbaş” ya da “Alevi” denmektedir. Osmanlı bölgeye girerek aynı zamanda bu sapkınlığı da yok edecek ve halkı “mezheb-i resmiyyeye” döndürecektir.”

‘OSMANLI MEDENİYET GÖTÜREMEMİŞTİR AMA CUMHURİYET BUNU BAŞARACAKTIR’

19. yüzyıl boyunca yazılan devlet raporlarında Dersim bölgesinin, kolonyal bir söylemle, ilkel ve vahşi insanların yaşadığı bir bölge olarak tanımlandığını söyleyen Akpınar, devletin amacının ise bu vahşi bölgeye girerek, ilkel insanlara medeniyet taşımak olduğunun vurgulandığını belirtiyor. Yayınlanan raporların hem dönemin bürokratları hem de askerleri tarafından bilindiğini söyleyen Akpınar, dönemin önemli dergilerinde bir kısmının yayınlandığının da altını çiziyor.

“İşte Cumhuriyeti kuran kadroların Dersim’e bakışı bu anlayış belirlemiştir. Hepsi Osmanlının son döneminde yetişmiş bu asker ve sivil bürokratlar için Dersim, bahsettiğim raporlarda çizilen yerdir. Bu nedenle Cumhuriyetin kurulduğu günden itibaren, Dersim bir hedeftir. Osmanlı bunu başaramamış ve bölgeye medeniyeti götürememiştir ama Cumhuriyet bunu başaracaktır. Bilindiği gibi Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan hemen sonra Dersim ile ilgili operasyon hazırlıkları yapılır. Ancak 1929 ekonomik krizinin yarattığı etkiler ve en önemlisi Ağrı’da çıkan büyük Kürt isyanı Dersim müdahalesini geciktirir. Ancak bu sorunlar halledildikten sonra Dersim’e müdahale tekrar gündeme gelir. Bu kez bölgeye sadece medeniyet taşınmayacaktır aynı zamanda Kürt etnik grubuna dahil olan bu halkın asimilasyonu da gündemdedir. Çünkü Osmanlıdan farklı olarak Cumhuriyetin bir gündemi de Kürtlerin asimilasyonudur. Dolayısıyla Cumhuriyet elitleri, Dersimle ilgili bakışlarını Osmanlının son dönemlerinde üretilen Dersim raporlarından edinmişlerdir. Dersim’e bakışları tümüyle bu şekildedir. Dersim derhal temizlenmesi gereken vahşi ve ilkel bir bölgedir ve artık ek olarak halkı Türk değildir. Yine bu bölgenin halkı sapkın bir inanışa sahiptir ve bu da derhal düzeltilmelidir. Bu nedenle Dersim’e müdahale için bir isyan beklenmemiştir, zaten ortada örgütlü bir isyan ve ayaklanma da yoktur. Sadece uygun zaman beklenmiştir.”

‘CUMHURİYETE KARŞI DEĞİLLERDİ’

Alişan Akpınar da, Dilek Kızıldağ gibi, Seyid Rıza’nın 1928’den itibaren bölgeye yapılacak saldırılarla ilgili duyumlar aldığından devlete mektuplar yazdığını ve asla isyan ya da ayaklanma gibi bir durumun olmadığını anlattığını söylüyor.

Seyid Rıza’nın bölgenin ileri gelen ve sözü dinlenen isimlerinden biri olduğunu, saygın bir dede olduğunu, bölgenin sözü dinlenen ve ileri gelen bir ismi olarak bu yıkımı durdurmak için elinden geleni yaptığını söyleyen Akpınar, Cumhuriyete ve devrimlere karşı olmadıklarını, bölgeye istenen tüm memur ve görevlilerin gelebileceğini vurguladığını belirtiyor.

“Ancak Cumhuriyetin kadroları da Osmanlı gibi Dersim’i yok edilmesi zorunlu ilkel bir bölge olarak görmektedir. Bu operasyon kaçınılmazdır. Daha sonra bu saldırı için meşru bir zemin oluşturmak adına, bir isyan üzerine devletin mecburen bölgeye operasyon yaptığı söylemi üretilmiştir. Bölge halkının dedeler tarafından kandırılan cahil insanlar olduğu söylemi daha sonraları çokça tekrarlana gelmiştir. Hatta 70’li yıllarda sol anlayış içinde olan bazı insanlar bile bu sömürgeci kolonyal bakışı tekrarlamıştır. Dedelerin taşıyıcısı oldukları inancı bir cehalet göstergesi olarak değerlendirmişlerdir. Bu nedenle bazı kesimler için Seyit Rıza hala bu çerçeveyle değerlendirilmektedir. Bu sömürgeci bakış açısını her zaman ifşa etmek ve ‘medeniyet götürüyoruz’ söylemiyle kadim bir kültür havzasının, çok önemli bir etno-dinsel kültürün nasıl yok edilip soykırıma uğratıldığını insanlara anlatmak gerekiyor.”

seyit-1020.jpg

SEYİT RIZA KİMDİR?

Seyit Rıza ya da Kırmancki’deki adıyla Sey Rıza’nın kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1863 yılında Pulur Lirtik köyünde dünyaya gelir. 15 Kasım 1937 yılında Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nce yargılanır ve idam edilir.

mektup-mustafa-kemal.jpg

Seyit Rıza’nın, idam hükmünü düzenlemekle görevli olan Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil anılarında şöyle anlatır:

“Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin? Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu ama Seyid Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. ‘Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Seyit Rıza asılırken ileride oğlunun da sesi geliyordu. ‘Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın öldürmeyin beni!”

Kaynak: ArtıGerçek

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı