İnançToplum Yaşam

Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılına Girerken Devletleştirilmek İstenen Alevilik

Asil Benler

‘’Siyasal İslam’ın Alevilere yönelik asimilasyon politikaları, uzunca süredir Alevileri Kemalizme itme politikasıyla at başı yürütülmüş bir sistem politikası olmuştur. Bu açıdan ‘belediyelileştirerek devletleştirmek ve iktidarlaştırarak devletleştirmek’ isteyen iki siyasi kulvarın aralarındaki ideolojik kamplaşmanın aslında sembolik ve yüzeysel olduğunu, politikaların birbirinden özde farklı olmadığı görülüyor.’’

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girmek üzere kapı aralayan tarihsel bir sürecin kavşağındayız. İlk yüzyılın inkar, asimilasyon ve sömürüden beslenen resmi ideolojinin çeşitli varyantlarına sahip statükocu güçleri, kurdukları ittifaklar ve uygulamaya koydukları hazırlıklar ile ikinci yüzyılı da hegemonik iktidarları ile zapt etmenin heves ve rekabetine çoktan girmiş durumdalar.

Bu statükocu hegemonik iktidar yapılanmaları cumhuriyeti demokratikleştirmek şurada dursun, ideolojik karakterleri gereği ‘demokratik cumhuriyetin’ yaşamsallaşması önünde ki en büyük engel konumundadırlar. Cumhur ve Millet ittifakları olarak gelişen kamplaşmalar da temsilini bulan bu yapılanmalar, demokrasi mücadelesinin odak noktaları olmanın aksine, ideolojik aidiyetleri itibari ile demokrasi mücadelesi veren çevreler tarafından aşılması gereken bir konumda durmaktadırlar.

Kuruluşundan bu yana kapitalist modernite sistemine eklemlenen ve katı ulus-devletçi koşullanması ile bir asırı devirmek üzere olan bir cumhuriyet rejimidir söz konusu olan. Bu ekletik hal ve koşullanmanın akabinde yüzyıla yayılarak uygulamaya konulan politikaları özetleyecek olursak eğer; halklar ve inançlara karşı inkar ve asimilasyon, kadınlara karşı cinsiyetçi politikalar, emek ve doğaya karşı ise sömürü ve talan olduğu söylenebilir.

İkinci yüzyılı karşılamaya hazırlanırken tüm bu inkar ve sömürü politikalarına karşı toplum ve doğa artık deyim yerindeyse nefes almak istemekte ve yaşanan krizli yüzyıldan her alanda demokratikleşmeyle çıkmak istemektedir. Tabi ki bu istem talepkar bir yerde durmuyor boylu boyunca. Gerek her sorunun tekilliğinde muhatap özne durumunda olan kesimlerin gayreti ve mücadelesi, gerekse de genel sorunsallığın kaynağı olan iktidar ve sermaye yapılanmalarına dönük çoklu öznelerin oluşturduğu birlikte mücadele edebilmenin çaba ve deneyimleri de demokrasi mücadelesinin görünen yüzü olmakta.

Böylesi bir kaos aralığında iktidar ve sermaye tekelleşmeleri temelinde kurdukları hegemonyayı devam ettirmek isteyen statükocu ittifak ve kamplaşmalar, mücadele eden güçlerin demokrasi ve özgürlükler konusunda ki ısrarı karşısında ‘maskeli demokrasi’ oyunları ile bu ısrarı kırmak, kitleselliklerini zayıflatmak ve günün sonunda sistemlerini revize ederek güçlü ve devamlı kılmayı amaçlamaktadırlar.

Özelde Aleviler için ise bilindiği gibi koca bir yüzyıl inkar, katliam ve asimilasyon politikalarına maruz kalarak geçmiş ve ‘laiklik’ oyalamaları ile toplumsal talepleri her daim kriminalize edilmek istenmiştir. İkinci yüzyılın arifesinde de Aleviler aynı kıskaç altında tutulmak ve özünde varoluşsal tüm haklarının inkar ve asimilasyon düzleminde devamı sağlanmak istenmektedir.

Son birkaç aylık süreç bu anlamda Aleviler için çok hızlı geçti denilebilir. İktidarın geliştirdiği ‘yumuşak asimilasyon’ politikaları Alevi toplumunun haklı olarak gündeminde baş sıradaydı. Gençler ve Pirlere yönelik ‘makul Alevi’ yaratma eksenli ‘gezi ve kamp’ girişimlerinden, emri vaki cemevleri ziyaretlerine ve oradan da birçok merkezde yeni cemevleri yapma projelerine kadar bir dizi gelişme birbirini izledi. Ankara’da cemevlerine yönelik gelişen saldırılar da bu dönemin önemli olaylarındandı. Öte yandan bir cemevinin bahçesinde bulunan dilek ağacına yönelik gelişen saldırının arkasından DAİŞ ile ilişkili kişilerin çıkması durumu gelişti.

Son olarak ise iktidarın ortaya attığı ve Aleviler tarafından ‘Cemevlerine kayyum atama hamlesi’ olarak değerlendirilen “Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı” adlı asimilasyon projesi gündeme geldi.

Diğer gelişmelerle birlikte birleşik bir asimilasyon konsepti dahilinde gelişen bu proje, aynı zamanda tüm yönelim basamaklarının en üst aşaması olduğu da söylenebilir. Çünkü fazlasıyla ciddiye alınması gereken kapsamlı bir müdahale hamlesi olduğu gibi, tarihsel bir kırılmaya doğru girildiğinin de en tehlikeli göstergelerinden biri olmaktadır.

Balım Sultan’ın II. Beyazıd tarafından Bektaşi tekkesinin postnişini olarak atanması (1501), Bektaşi tekkesinin Nakşibendi şeyhlerinin inisiyatifine verilmesi (1826) ve daha genel olarak tarih boyunca ‘sahte şecereler’ verilen şahısların ‘dede’ misyonuyla toplum içine sızdırılması gibi birçok örnek, egemen aklın Alevi inancına yönelik geçmişten bu yana dayattığı ‘kayyum’ zihniyetinin bilinen tarihsel örneklerindendi. Bu politikaların her biri tarihsel süreç içerisinde Alevilik ve Bektaşilik bünyesinde ciddi tahribatlar yaratmıştır.

Güncelde ise tümden Aleviliği kuşatmaya yönelik bir hamle geliştirilmek istendiği ve çok daha sistematik bir müdahalenin planlandığı görülmektedir. Öyle ki, Alevi ibadethanelerine devlet tarafından ‘el konulması’ ve ‘dedelerin eğitim ve tayininin’ yine devlet tarafından yapılacağı bir ortam hazırlanmak isteniyor. Bu projenin gerçekleşmesi durumunda Alevilik adına hiçbir şeyin yerli yerinde kalmayacağı çok nettir. İnanç asimilasyonu ve kültür kırım politikaları ürettiği için uzunca bir süredir Alevilerin eleştirel hak mücadelesinin hedef odağı olan Diyanet kurumunun işleyiş mantığının, artık bizzat Alevi inancının merkezine taşınması durumu ortaya çıkmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak kurulması hedeflenen ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığının’, Alevilerin Diyanetiymiş gibi işleyeceği gerçeği ile yüz yüzeyiz. Bu demek oluyor ki cemlerden semah ve çeşitli ritüellere, gulbanglardan cenaze erkanlarına kadar, A’dan Z’ye Alevilik adına her şey bu başkanlık tarafından belirlenecek ve onun atadığı ‘memur dedeler’ tarafından icra edilecektir.

Kendi doğal mecrasının diyalektik esaslarıyla var olmuş ve sosyo-politik açıdan devletler dışı kalarak komünal bir özle kendisini inşa etmiş olan Alevilik, bugün her şeyiyle devletleştirilmek isteniyor. Semavi dinleri ve her türlü milliyetçiliği iktidarlarının aracı yaparak, halkların özgür geleceklerine egemen olmak isteyen imparatorluklar ve ulus-devletlere karşı, rıza toplumsallığı felsefesinden ödün vermeyerek asırlarca direnmiş olan Alevilik, tüm bu tarihine ters takla attırılırcasına iktidar İslam’ının yedeği olarak devlet ‘dini’ haline getirilmeye çalışılıyor. Devlet ve dinlerin birleşiminden doğan egemenlik dayatmalarına karşı, ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ olarak kabaca tanımlanan Laikliği önemsemiş olan Aleviler; söz konusu Laikliğin bir türlü özgürlükçü özellikler ile bütünleşememesi ile geçen onca yıldan sonra, artık kendi inançları ile devlet işlerinin birleştirilmesi tehlikesiyle yüz yüzedir.

Ocak sistemi etrafında kurulan itikadi ve sosyal ilişkiler toplamı ile kendisini var ede gelmiş olan, aynı zamanda ahlaki-politik yapısı doğrultusunda tarihsel olarak öz yeterliliğini cem-cıvat kültürü ile mümkün kılabilmiş olan Aleviliğin, tüm bu örgütlü sosyal ve inançsal yapısının ‘ölümü’ anlamına gelebilecek büyük bir tehlikedir karşı karşıya kalınan. Asırlardır Alevilere yönelik geliştirilen fiziki ve kültürel saldırılar; ‘Şiileştirme, Sunileştirme, tebaalaştırma ve milliyetçileştirme’ gibi başlıklar altında değerlendirilirdi. Bugün ise tüm bunları çeşitli oranlarda içermekle birlikte, kapsam olarak hepsini aşan ‘devletleştirmenin’ söz konusu olduğunu vurgulamak gerekir.

Din ve inançların, iktidar ve devlet ile buluştuğu her yerde araçsallaşarak kaybettiği gibi, Aleviliğe de kaybettirilmek isteniyor. Bilindiği üzere Zerdüştlük Sasani imparatorluğunun resmi dini olarak kabul edildikten sonra aşınmalara uğradı. Hristiyanlık Roma tarafından devlet dini olarak kabul gördüğü an bozulmalar yaşadı. İslamiyet Emevi iktidarınca bambaşka bir yere çekildi. Tüm bu dinler başlangıç da içerisinde bulundukları devletçi sistemin muhalifleriyken; kitleseleşmelerinin tehlike olarak görüldüğü veya tersinden okursak kitleselleşmelerini erkenden iktidar olmanın ibaresi olarak değerlendirdikleri andan itibaren mücadele ettikleri devletçi sistemin kurumlarınca araçsal hale getirilerek asimile edildiler. Topluma barış, sevgi, aydınlık ve temiz ahlak içerikli mesajlar yayma maksadıyla ortaya çıkmalarına rağmen, iktidar aracı haline getirildikten sonra giyotinlerle, fetihlerle, idamlarla ve ezilenlere karşı yöneltilen egemen şiddetin ideolojik harcı olmayla anılır hale getirildiler.

Çok uzağa gitmeden Yeniçerilik örneğini de vermek mümkün. Hace Bektaş Veli’nin öğretisi tüm hümanist ve barışçıl içeriğine rağmen, tam tersine çevrilerek araçsallaştırılmak ve kurulan Yeniçeri ordusuna bayrak yapılmak istendi. Sonrası bilindiği gibi, bu hümanist ve barışçıl öğretiyle asla bağdaşmayan savaşlar silsilesi..

Diğer dinler üzerinden verilen örneklerde açığa çıkan araçsallaşma gerçekliğinin yanında, yukarıda değindiğimiz gibi, Alevilik hem felsefi hem de yapısallık bakımından kendisini devletler dışı bir pozisyonda oluşturmuştur. Bu inanç ‘el ele, el Hakka’ düsturu temelinde kendi içerisinde konfederal bir şekilde kurduğu Ocak sistemiyle inşa edilmiş doğal ve sosyal bir inançtır. Dolayısıyla tarihsel şekilleniş sonucu olarak da dışarıdan gelişecek her müdahale bu sosyal yapısını alaşağı edeceği gibi, felsefi olarak da yozlaştırıp ortaya bambaşka bir Alevilik; yani ‘Alevisiz Aleviliği’ çıkaracaktır. Karşı karşıya kalınan tehlikenin tahlilini bu anlamda Alevi yapısallığına bakarak yapmak kaçınılmaz olmaktadır.

***

Aleviliğin devletleştirilmeye çalışılması süreci veya cemevlerine kayyum atama durumu güncelde ki ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’ gibi aleni bir şekilde ve yasal temelde projelendirilmemiş olsa da öteden beri işleyen bir süreçti aynı zamanda. CHP’nin de bu konu da sicilinin bir hayli kabarık olduğu söylenebilir. CHP’nin iktidar olduğu pek çok yerelde kendi himayesin de cemevleri açma, oranın yönetimlerini seçme, maaşlı ‘işçi’ atama, elektrik-su vb. gibi maddi ihtiyaçları karşılama ve oradan daima ‘kendi Alevisini’ yaratmaya yarayacak politikaları her defasında yeniden üretme amaçlı pratikleri gözümüzün önünde ayan beyan yaşanan süreçlerdi. Tabiri caizse yerel diyanetler ve cemevleri ilişkisi düzleminde işleyen bu süreçler, Alevilik içerisinde ciddi kırılmalara ve bölünmelere neden olmuştur.

Yerel Diyanet kavramı; belediyelerin cemevlerine ‘fetva’ veren, maddi ilişkilenme yoluyla yerel iktidarların siyasi politikalarını Alevilere dayatan ve çizdikleri siyasi, teolojik ve milliyetçi çerçeve dışına çıkılması anında müdahale eden bir iktidar ve tahakküm ilişkisi bağlamında dile getiriliyor. Bu açıdan merkezi diyanet Aleviler için ne kadar sorunlu bir yerde duruyorsa, yerel Diyanetler düzeyine çıkarılmış bu ilişkilenme temelini de o denli sorunsallaştırmak gerektiği açıktır. Aşure lokmalarının pay edildiği Muharrem aylarında belediyelerin cemevleri üzerinden sergiledikleri mizansen, vurgulanan ilişkilenme düzeyini(tahakküm) görebilmek adına önemli veriler ortaya koymaktadır. (…)

Öte yandan geçen yüzyıllık süreç içerisinde Alevileri sistem içerisinde tutma görevini üstlenmiş olan CHP, bugüne kadar ‘arka bahçesi’ olarak gördüğü Alevilere yönelik iktidar tarafından geliştirilen güncel hamlelere de kayıtsız kalmıyor. Kılıçdaroğlu’nun İzzettin Doğan ile ‘gizli’ bir görüşme yaptığı iddiası basına yansıdı. Alevilerin salt siyasal İslam çizgisiyle sorunu varmışçasına büyük bir yanılgıyla hareket eden kimi çevreler, Kemalizmin kendi ideolojik ajandası dahilinde Alevilere dayattığı inkar ve asimilasyon politikalarını her daim teğet geçerek hareket ettikleri gibi, bu ‘gizli’ görüşmeyi de gündemlerine dahi almadı ve görmezden geldiler. Alevilik ve İzzettin Doğan isminin yan yana her getirilişin de Alevilere kaybettirecek bir gelişmeye kapı aralandığı düşünülürse, bu görüşmenin içeriğinin ciddi anlamda sorgulanması gerektiği ve CHP’nin de karşı bir hamleye hazırlanarak Alevileri denetim ve kontrol altında tutmaya yarayacak yöntemler aradığı söylenebilir.

Tüm bunlar göstermektedir ki, genel de tüm ezilenlere özel de ise Alevilere dönük açığa çıkan asimilasyon politikaları, partiler üstü politikalardır. Söz konusu yerellerde veya genel hükümet içerisinde iktidar olan partiler ise kutsal kabul edilen “teklikleri” sürdürmenin dönemsel icracılarıdırlar. ‘Türklük ve Müslümanlık sözleşmeleri’ (*) kavramlaşmalarıyla ifade edilenler, bu açıdan gerçeği belli oranda tarif eden bir yerde durmaktadır. Düzen partilerinin bu ‘sözleşmeleri’ koruma ve yaşatma konusunda ki söz ve eylem birliği, ‘sözleşmelerin’ dışına çıkarak başka bir dünya tahayyülünde bulunanların ittifak çeperlerini daraltmaya dönük ortak hamlelerdir aynı zamanda. (…)

Gelinen aşamada Alevi asimilasyonu ve entegrasyonunu tamamlama hedefiyle çıta yükselten devlet aklı; belediyeler aracılığıyla uzunca süredir devam eden cemevlerini ‘tanımayarak devletleştirme’ politikasını genişleterek, tüm ülke geneline yaymak istemektedir. Özcesi cemevlerini belediyelileştirme yetmemiş olacak ki, tamamen devletleştirme hedefi yürürlüğe konmaktadır.

Dolayısıyla genel iktidarın son yönelimini, yıllardır Kemalizmin, devlet adına cemevleri vesilesiyle Aleviler üzerinde kurduğu tahakküm ve bağımlılık ilişkilerinden kopuk değerlendirmek yanıltıcı olacaktır. Çünkü siyasal İslam’ın Alevilere yönelik asimilasyon politikaları, uzunca süredir Alevileri Kemalizme itme politikasıyla at başı yürütülmüş bir sistem politikası olmuştur. Bu açıdan ‘belediyelileştirerek devletleştirmek ve iktidarlaştırarak devletleştirmek’ isteyen iki siyasi kulvarın aralarındaki ideolojik kamplaşmanın aslında sembolik ve yüzeysel olduğunu ve genel olarak tüm ezilenler olmak üzere, Alevilere dahil de politikalarının birbirinden özde farklı olmadığını tekrar tekrar vurgulamak gerekmektedir. Bu alanlarda gelişen iki kulvar arasında ki bu rekabet durumu; tekçi mantık üzerine kurulmuş olan Cumhuriyet bünyesinde ki dincilik ve milliyetçilikleri ‘en iyi ben yaşatır ve korurum, ezilenleri ve Alevileri en iyi ben asimilasyon ağında tutarak sistem dışı arayışlara girmesini engellerim’ bağlamında gelişen hükümet olma yarışı olarak da belirlenebilir. Aralarında ki bütün ideolojik-politik nüans farklarının aslında burada (Türk-İslam sentezi) ortadan kalkarak, aynılaştıklarını görebilmekteyiz.

Başka türlü yıllardır söylence ve oyalamalardan ibaret hale getirilmiş olan laikliğin, iktidarlar değişmesine rağmen bir türlü özgürlükçü normlarla yaşamsallaşmaması nasıl açıklanabilir ki? Ya da güncelde siyasal İslam çizgisinin cemevlerine yönelik hamle geliştirmesini, Laik kulvarın ‘türban’ gündemi oluşturarak karşılaması nasıl açıklanabilir? Biraz daha geriye giderek örnek verecek olursak; CHP döneminde gerçekleşen Dersim Tertelesine dair AKP’nin sözde ‘özrü’ ve CHP’nin savunusu karşısında, AKP döneminde gerçekleşmiş olan Roboski katliamına dair CHP’nin sözde eleştirisi ve AKP’nin savunusu ile ortaya çıkan iki samimiyetsiz ve faydacı hali nereye koyabiliriz? Açık ki inkar ve asimilasyon politikalarının sürdürücüsü olan iki siyasi kulvar, birbirlerini ekarte etmek üzere ezilenlerin acıları, mağduriyetleri ve hak talepleri karşısında tamamen pragmatist bir politika izlemektedir. Tek bir şartla! ‘Türklük ve Müslümanlık sözleşmelerine’ zeval getirmeden!

***

Gelinen aşama itibariyle salt laiklik tartışması yapmak veya yıllarca Diyanet İşleri Bakanlığına karşı gelişen tepkilere, bir bakanlık daha ekleyerek Kültür ve Turizm Bakanlığına karşı da tekil hak mücadeleleri vermek yetmeyecektir. Artık yüzeyselliği aşarak asimilasyon politikalarına karşı köklü demokratik programlarla durma vaktinin geldiğini görmek gerekmekte. Alevi toplumunun maruz kaldığı sorunların, hiç olmayan bir laiklik özlemiyle giderilmeyeceği veya birden ikiye çıkarılan sorunlu Bakanlıklara karşı muhalif olmakla ortadan kalkmayacağı yüz yıllık sürecin yakıcılığıyla her defasında kendini tekrar tekrar kanıtlamıştır.

Sorun kökten ele alınmalı ve inkarcı, tekçi rejimin karakteri iyi analiz edilmelidir. Daha kuruluşunda ilhamını Batı’da gelişen milliyetçilik furyasından alan ve bu ilhamla ilk elden esas aldığı kimlikler (Türk-İslam) dışında gördüğü tüm inanç ve halklara karşı inkar ve asimilasyon politikaları ile yönelen bir rejimdir söz konusu olan. Dolayısıyla bu milliyetçiliklerin çeşitli türevleri arasında kalmak, bu türevler arasında tercihe zorlanmak ve havuç-sopa taktikleri ile ‘kötünün iyisi’ algısı yaratılarak devamlı iktidar İslam’ı ve Kemalizm arasında sıkışmış halde durmak, Alevi toplumsallığının kaderi olmamalıdır.

Genel ülke siyaseti hakkında dile getirilenler, yine dincilik ve milliyetçiliğinin türev halleri, mikro ölçekte Alevi kurumsallaşmaları içerisinde de oluşmuş durumdadır. Buna göre siyasal İslam ile ilişkilenen çevreler Alevileri Şii-Sünni çizgisine yöneltirken, sözüm ona kendilerini Laikliğin temsilcisi ilan edenlerle ilişkilenenler ise Alevileri egemen ulus milliyetçiliğine yöneltmektedir. Ülke genelinden başlayıp Alevi camiasına kadar inen bu ikili kıskaç her halükârda Aleviliği tahrip etmekte ve her geçen gün içsel bölünmeler yaratıp, derinleştirmektedir. Bu açıdan yüzleşme merceğini içsel yapılanmalara doğrultmakta bir o kadar gereklidir.

Dolayısıyla derdi Alevilik olanların, taşıdığı demokratik ve komünal özellikler ile bir rıza toplumsallığı formülasyonu olan Aleviliği; yeniden yaşanan bir Alevilik haline getirebilme gayretiyle inşa etmek ve inançlarını özgür koşullarda yaşamak isteyenlerin, bu iki çizgiye de eleştirel tutum takınarak, farklı bir paradigmayla, yani Aleviliğe Alevice yaklaşması gerektiği ortadadır. Bu iki çizgiyi aşamayan ve bu iki çizginin Alevi toplumunu birbirine itme-çekme taktiklerini çözemeyenlerin, aleni bir şekilde ‘Alevisiz Aleviliğin’ oluşturulmak istendiği süreçte gönüllü ya da farkında olmadan bu amaca hizmet edeceği aşikardır.

Kısacası Alevilerin; felsefesi gereği rıza toplumsallığı temelinde yaşayabilmesi ve kendi varlığını koruyabilmesi için gerek genel ülke siyasetinde gerekse de içsel olarak kendi bünyesinde geliştiği vurgulanan iki çizgiyle (Siyasal İslam ve Laik milliyetçilik) yüzleşebilmesi hayati önemdedir. Bu iki çizgi ile tarihsel ve güncel bağlamda, makro(ülke) ve mikro (Aleviler içerisinde) ölçekte yüzleşip, tüm bunların eleştirisini köklü bir şekilde yaparak, Alevi hakikatine uygun üçüncü bir çizgi, bir yol örgütlemek kaçınılmaz bir görev olarak kendini dayatmaktadır. Bu çizgiyi tarihsel anlamıyla Rêya Haq / Hakk Yol tanımlamasıyla birleştirecek olursak; Alevilerin kendi olabilme ve kalabilme ısrarı, inanca kimlik kazandırmış olan tarihselliğe ve felsefeye bağlı kalma hali de diyebiliriz.

Dolayısıyla şahsi anlamda imtiyazlar elde etmek adına yapılan siyaset için Alevilik değil, tam tersine Alevi toplumsallığının özgürlüğü için demokratik siyaset alanının yaratılması gerektiği kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Demokratik siyaset esaslı bu üçüncü çizgi örgütlenmediği takdirde, Alevi dernek ve kurumsallaşmaları içerisinde gelişen yozlaşma, bürokratizm, kariyerizm, toplumsal talepleri pazarlayan tüccarlaşma ve genel olarak Hınzır paşalar üretmenin de önüne geçilmesi imkansız hale gelecektir.

Alevilerin toplumsal ve inançsal sorunlarının çözümü için, bugüne kadar laiklik-diyanet ikilemine sıkıştırılmış olan politik ufku genişletmek ve bu konuda ikinci yüzyılına girmeye hazırlanan cumhuriyeti, demokratik bir cumhuriyet haline getirmek temel hedef olmalıdır. Bu hedef doğrultusunda, içine kapanmaya sürüklenerek muhafazakarlaşma sorunuyla yüz yüze kalan Alevi toplumunun enerjisini, demokrasi mücadelesinin çok kimlikli bileşenleriyle buluşturacak ortak mücadele platformlarına daha fazla yöneltmek kaçınılmazdır.

İçsel sorunlarına çözümler geliştirmiş ve Rıza toplumsallığı temelinde örgütlenmiş bir Alevilik, genel ülke sorunlarının çözümünde de çok daha güçlü demokratik bir özne olacaktır. Rıza toplumsallığı ve Demokratik cumhuriyet perspektifiyle hareket etmek inkar ve asimilasyon üreten rejimin paradigmasal değişimini hedefleyeceği gibi, hem de demokratik Alevi hareketinin diğer demokrasi mücadelesi veren ezilen cins, kimlik ve sınıflarla da daha fazla ortaklaşmasını sağlayarak; eşit yurttaşlık temelinde gelişmesi mümkün olan özgür yarınların inşasını da hızlandıracaktır.

Bu çizgi yaratılmadığı sürece Hakk olmayan yol (Nehak) her dönem kendi Muaviye’sini hâkim kılacağı gibi, Hak Yol’una da (Rêya Haq) Hınzır Paşalar sızmaya devam edecektir. Tamda bu noktada dışsal Muaviye ve içsel Hınzır Paşa çizgilerinin alternatifi olarak Pir Sultanlar, Şeyh Bedrettinler, Seyid Rıza, Alişêr, Zarife ve daha nice yol öncüsü birer kılavuz olarak önümüzde durmakta ve ‘hakikati başka yerde arama’ mesajı vererek yolumuzu aydınlatmaktadırlar.

 

*Barış Ünlü; Türklük Sözleşmesi

Etiketler

İlgili Makaleler

Göz Atın

Kapalı
Kapalı
Kapalı