Köşe Yazıları

Dersim’in İçeriden Hafızasızlaştırılması Sorunu

Hasan Hayri Ateş

‘’Gerçekten de Dersim’de yaşanan Kürt asimilasyonu mu? O halde, yitirdiklerimizin yerine ikame edilen nedir? Dil, kültür ve inanç bağlamında yaşanan kırım ve başkalaşım hangi kültürel kodlar üzerinden gerçekleşiyor?’’

Kadim Dersim kültürel kimliği uzun zamandır çok katmanlı ve ölümcül bir asimilasyon kuşatması altında. Doğa kırım, kültür kırım ve dil kırım pratikleri uzun yıllardır yaşanıyordu. Gelinen uğrakta ise ahlaki yozlaşma yaratılarak, yaşam bir bütün olarak nefessiz bırakılmak isteniyor. Tarikatler, cemaatler, Diyanet faaliyetleri ve üniversite kültürü başkalaştırma faaliyeti ile yükümlendirilip, değerkırıma yol açılıyor. Öte yandan doğa; madencilerin vahşi iştahına terk ediliyor, baraj marifetiyle, insan dahil tüm canlı yaşamın yok oluşu örgütleniyor.

Tüm bu yapıların işlerini kusursuz görmesi için dozu gittikçe arttırılan devletin baskıcı politikaları, hayatı çekilmez duruma getirmekte, insanları kaçışa zorlamaktadır. Böylelikle kültürel ve demografik yapının dönüştürülmesi ve asimilasyonun sonuca ulaştırılması hedefleniyor.

Öncelikli hedef olan dil kırım başarılmış durumda

Hakim durumda olanın çok yönlü kuşatması karşısında azınlıkta ya da zayıf konumda olan kesimler kendilerini baskı altında hisseder. Baskılayan hakim inanışlara, dillere, kültürlere benzeşme girişimleri, zamanla bu baskıdan korunmanın seçeneklerinden biri haline gelir.

Dersim’de bunun ilk olarak dil üzerinden geliştiği bilinmektedir. Kürtçenin yasaklanması ile birlikte ailelerin çocuklarını Türkçe konuşmaya teşvik etmeleri, bu durumun sonucudur. Ailelerle kalmayıp, “Tuncelililer İstanbul Türkçesi kadar güzel Türkçe konuşuyorlar” söyleminin, 1980’lerin sonlarına kadar en büyük övünç kaynağı olduğu unutulmuş değildir.

Evet, bir zaman güzel Türkçe konuşmak övünç konusu haline getirilirken, günümüzde sonuçları çok ağır biçimde ortaya çıkmış durumda. Bugün Dersim’de Kirmancî ve Kurmancî hayatın dışına sürülmüş, Türkçe, yeni neslin ana dili olmuştur. Çünkü annelerin de dili değişmiştir.

Oysa bizimki gibi sözlü geleneğe sahip toplumlarda okuldan önce çocukların eğitimini, genellikle nine, deler üstlenirdi. Daha çok da nineler. Özellikle köy ortamında bu hepten böyleydi. Başta yaz dönemleri olmak üzere, çalışma koşulları anne babayı hemen bütün gün evde uzakta tutar; küçük çocuklar daha çok ninelerince ve dedelerince yetiştirilirdi. Dolayısıyla toplumsal bellek; çocuklara, gerek sözel, gerekse davaranışsal yönden ana babalardan çok, nine dedeler tarafından aktarılırdı. Böylece toplumsal belek kuşaklar üzerinden aktarılarak, kültürel süreklilik sağlanırdı.

Ana dilini öğretmek, anneden başlayarak nine dedelerin de doğal göreviydi. ‘80’lerin ortalarına kadar çocuklar hala küçümsenmeyecek oranda ana dilleriyle büyüyor, Türkçe’yi okulda öğreniyordu.

Dil kırımı ile birlikte kuşaklar arası aktarım süreci kesintiye uğradı. Gelinen aşamada köylerimizde nineler de torunlarıyla anacak Türkçe konuşarak anlaşabiliyor. Hal böyle olunca nine deler üzerinden aktarılan kadim bellek, kesintiye uğradı. Derken mitik söylenceler, efsaneler, dualar, masallar, kutsal günler, oruçlar, törenler yeni nesillerce unutuldu. Bilinenler ise Türkçe üzerinden başkalaşıma uğramış durumda. Elbette bu bir hafıza kırımıdır.

Doğaldır ki, dilini yitiren bir toplum, hafızasını da yitirir. Çünkü bizim gibi sözlü geleneğe sahip toplumlar için dil, hafızanın can suyudur. Gene özellikle sözlü gelenek açısından, “hafıza, somut kimliktir.[1]

Dil kırımın nasıl yaşandığı ve yerine hangisinin ikame edildiği ortadayken, kimileri bunu, Dersim için Kürtlükten bahsedilmesine bağlamaktalar. “Dersim’de Kürt yoktur’ demeye getirerek, Kürt asimilasyonundan bahsedenlere; ayıptır, günahtır, zulümdür demek gerekiyor. İşin en trajik yanı ise, Kürt asimilasyonundan bahsedenlerin günlük dili ve yazı dili Türkçedir. Hal böyleyken, hakikati çarpıtarak, asimilasyonun kaynağını muğlaklaştırmada adeta bir yarış söz konusu. Türkçe gündelik hayatın tüm gözeneklerini kuşatmışken; yazan, çizen ve fikir üretenler bunu ancak Türkçe olarak yapabiliyorken yaşananlara karşı bu kadar inkarcı davranmak, akıllara ziyandır.

Kültürel erime riski ve başkalaşım sorunu

Tekçiliği önceleyen ulus-devlet baskısıyla, hakim toplumsal yapıdan çok temelden ayrışan Dersim toplumunun kadim kültürel birikim ve kimliği, baskın yapı içinde erime, ya da başkalaşıma uğrama riski ile karşı karşıyadır. Bu anlamda ciddi mesafe alındığı, yaşananlarla sabittir.

Bunun somut göstergesi ise, kadim itikadın, toplumun kadim kültürünün, duygularının, mit-sembol bileşimlerinin radikal bir şekilde dönüştüğü gerçeğidir. En başta gerek etnik, gerekse inanç temelinde resmi tarih kapsamında oluşturulan soy mitinin toplumda nasıl bir karşılık ürettiği, bilinen bir durumdur.

Özellikle son 70-80 yıllık zaman diliminde devlet eliyle oluşturulan belleği anlamak için, Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından hazırlanan Dersim raporunda dile getirilen şu tespit oldukça önemlidir:

“Dersim halkından garbi Dersim’i işgal edenler, kendilerinin Horasan’dan gelmiş olduklarını müttefikan beyan ederler. Şarki Dersim’de böyle bir iddia henüz görülmemiştir. Garbi Dersimlilerin iddiaları yakın bir döneme ait olduğundan, Dersim’in bunlara tekaddüm eden (önce gelen) hakiki sahipleri olmak lazım gelir. Bu hakiki sakinler tespit olunduktan sonradır ki, Dersim ve Dersimlilerin ırki vaziyetini tespit, bir dereceye kadar mümkün olur.[2]

Görüldüğü üzere Horasan, Ahmet Yesevi ve Türk etnik kimliğini merkeze alarak soy miti oluşturma gayretine rağmen, devletin bu raporundaki tespiti, 1930’lu yılların toplumsal belleği açısından önemli bir veridir. Anlaşılıyor ki, bu dönemde Garbi (Batı) Dersim’de bir Horasan söylemi olsa da bu görüş hem yeni, hem de çok az kişi tarafından dile getirilmiştir. Doğu Dersim’de ise, böyle bir görüş söz konusu değildir. Bu tespitleri 1925’ten itibaren Dersim’de yoğun temaslarda bulunan cumhuriyetin acar ideologlarından Naşit Hakkı Uluğ’un çalışmalarında da görmekteyiz.

Ayrıca şu da bilinmekte ki, Horasan Türkmen yurdu değildir. Tarihsel olarak Kürtlerin ekseriyeti oluşturduğu, Farsların ve başka halkların bir arada yaşadığı bir coğrafyadır. Fakat Türklük üzerinden resmi tarih tezi oluşturanlar bu coğrafyayı Türkmen yurdu ilan ederek, Kürt Alevilere bir hafıza inşası için İttihat ve Terakki’den itibaren sistematik bir çalışma yürütmüştür. Bu anlamda devletin raportörleri tarafından Batı Dersim olarak Hozat ve Pertek merkez alındığından, buralarda Horasan ve Türkmenlik üzerinden bir hafıza oluşturulması, hiçte şaşırtıcı değildir. Bu havzanın 1840’lardan itibaren devletin nüfuz alanına girdiğini biliyoruz.

Uzun zamandır devlet eliyle kadim bellek kırıma uğratılırken, yeni bellek oluşturmada önemli mesafe alındığı görmezden gelinemez. Bu da yetmiyormuş gibi, bu girişimlerin bilerek ya da bilmeyerek içeriden beslenerek desteklenmesi, sorunu daha da ağırlaştırmıştır.

Ritüel ve Mitler

“Hayat tarzlarının parçalanması, mitlerin karışması ve hakim onların fiziksel üstünlükleri, zaten çöken bir topluluğun veya kendilerini kurtarmak için mücadele eden çok daha küçük toplulukların bağımsız kültürlerini ve toplumsal hayatlarını nihai olarak sona erdirebilir.[3]

Dersim böyle bir sorunla karşı karşıya kalmışken, mitik anlatılar hiç olmadığı kadar, hem de içeriden tahrif edilmektedir. Kêmerê Duzgı, Çimê Muzir ve Gola Buyerê bu tahrifata en fazla maruz kalarak, gün geçtikçe anlam kaybına uğramaktalar. Devlet eliyle yapılan yazınsal çalışmada Munzur’un Hac ile bağlantılandırılması nedensiz değildir. Hakeza Duzgı anlatısının da Seyit Mahmut Hayrani üzerinden Türkmenlikle ilişkilendirilmesi.

“Söylenceler bireyler ve onların evrendeki yeriyle ilgilidir. Ben kimim? Yaşadığım evrenin doğası nedir? Bu evrenle nasıl bir ilişki içindeyim? Söylenceler tüm bu sorulara cevap verirler.[4]

Bu demektir ki mitik söylenceler, kültürel yaşamını sözlü gelenek üzerinden sürdüren toplumların kimliği aşısından kök hücresi görevi yapmaktadır. Bu anlatıları başkalaşıma uğratanlar, toplumun kültürel genleriyle oynuyorlar.

“Söylenceler bir toplumun manevi değerlerini yansıtan ciddi öykülerdir. Bu Öyküler bir toplumun dünya görüşünü ve önemli inançlarını temsil ettikleri için, o toplumun kültürü tarafından değer verilen ve korunan insani deneyimlerin birer simgesidir. (…) Söylenceler kökenleri, doğal olayları ve ölümü konu edinebilir; ilahların özellikleri ve işlevlerini betimleyebilir ya da kahramanlık öyküleri anlatarak, kahramanca ve erdemli davranışlara birer model oluşturabilir.[5]

Özellikle son yıllarda temel mitik anlatıları tahrif ederek farklı coğrafyalar, farklı toplumlar ya da inanışlar üzerinden köken arayışına girmek, kendi kadimliğinden kaçışın bir yolu haline gelmiş bulunuyor.

Türkleştirme ve Sünnileştirme

Elbette bütün bu yaşananlar nedensiz değil. Özellikle İttihat ve Terraki’den bu yana yapılan çalışmalarla Türklük ve heterodoks İslam tezleri ciddi manada bir hafıza oluşturmuş görünüyor. Bilindiği üzere bu tezlere göre Alevilik, özünde heterodoks Türk Müslümanlığıdır. Fakat bu tezlere sığınanların bir kafa karışıklığı yaşadıkları da açıktır. Mesela, “Bizim atalarımız Anadolu Erenleri olarak geldiler bu topraklara. Anadolu’nun Türkleşmesini sağladılar,” diyor, kimileri. Bir yandan böyle söylerken, öbür yandan da soylarını Muhmmed’e dayandırıyorlar.  Bunu yapanların önemli bir kısmının, sözleri ve edimleriyle toplumda hafıza oluşturacak önemli siyasi aktörler olması, hafıza kırım sürecine içeriden ivme kazandırıyor, ölümcül aşamaya varmış asimilasyona payanda oluyor.

Bu bağlamda bakıldığında Dersim’in etnik olarak Türkleşmeye, inançsal olarak da Sünnilşmeye zorlandığı, uzun erimli bir süreci yaşıyoruz. “Dersim’i Kürt saymak, asimilasyonist bir politikadır,” diyenler, hakikati çarpıtarak, yürürlükte olan Türkleştirme politikalarına rıza gösteriyorlar demektir.

Bu bağlamda sormak gerekiyor:

Gerçekten de Dersim’de yaşanan Kürt asimilasyonu mu? O halde, yitirdiklerimizin yerine ikame edilen nedir? Dil, kültür ve inanç bağlamında yaşanan kırım ve başkalaşım hangi kültürel kodlar üzerinden gerçekleşiyor?

Mit, sembol, ritüel, hafıza ve değerlerle kodlanmış tavırlar, duygular ve algılayışlar nasıl bir dönüşüm yaşıyor? Gidişat hangi istikamette seyrediyor, nasıl durdurulabilir?

Sonuç olarak; bugün Dersim hiç olmadığı kadar ağır bir gelecek sorunu ile karşı karşıyadır. Bir kültürel kimliğin kendini, kadimliği ile yaşatıp yaşatamayacağı sorunu, üstesinden gelinmesi gereken yakıcı bir sorun olarak önümüzde duruyor. Bu durumda yapılması gereken ötekileştirici ve ayrıştırıcı söylem ve pratiklerden kaçınarak, Kadim Dersim kaygısı ile ortak paydada buluşabilmektir.

 

[1] Jan Assmann-Kültürel Bellek

[2] JUK Dersim Rporu

[3] Anthony D. Smith-Ulusların Etnik Kökeni

[4]Donna Rosenberg-Dünya Mitolojisi

[5] Donna Rosenberg-Dünya Mitolojisi

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı