Toplum Yaşam

Harranlı İbrahim’den Çorumlu İbo’ya!

Erdoğan Yalgın: yazdı

Baba Ali Kaypakkaya doğan çocuğuna muhtemeldir ki, Harranlı/Urlu İbrahim/Abraham‘ın adını verdi. Zaman koridorundan geçerek dünyaya gelen (1949) bebek, Kaypakkayalardan İbrahim’di. Hep anlatılır; Tek Tanrılı dinlerin Peygamberlerinden İbrahim; Tanrısı tarafından nurlandırılmış, kendi döneminde (MÖ. 2150) bir yeryüzü elçisiydi. Sümer, Mezopotamya tekstlerinde ve kutsal kitaplarda, Onun yaşamına ilişkin birbiriyle çelişen bir çok malumat bulunmaktadır. Ama Harranlı İbrahim; Kürtçe söyleyişiyle Brahîm, insanlara doğruları öğretmek için yollara düşmüştü. Dolayısıyla bu çıkış serüveni, onun asırlar boyu unutulmamasına vesile olmuştu. Bugün hala Dersim Alevilerinde (Rêya Haq) İbrahim’in yoğun izlerini görebilirsiniz. Kamillerimiz, Munzur Gözeleri Efsanesinin bir varyantında Munzur’un, İbrahim Peygamberin çobanı olduğunu anlatırlar.

İnsanlara/halka doğru yolu göstermek için yola düşenlerden biri de Çorumlu İbrahim’dir. Yani halklarının İbo’sudur. Uzun çağlardan sonra, aynı süreğin izinde Çorumlu İbrahim Kaypakkaya da, kendi asrının bir devrimcisi olarak, tıpkı adaşı İbrahim Peygamberin faaliyetlerde bulunduğu kutsal ‘Bereketli Hilal/Mezopotamya’ topraklarında, mazlumlara  doğruları ve olası tehlikeleri-tufanları anlatmak için  yollara düşmüştü. Aralarındaki tek fark; Harranlı İbrahim, Tanrısıyla bir antlaşma yapmış ve öyle yollara düşmüştü. Çorumlu İbrahim de aklına ve umuduna tutunup düşmüştü devrimin yollarına,

Aslında her ikisinin bu zuhuru, tarihsel süreçleri itibariyle kutsal bir çıkıştı. Zira bu çıkış (exodüs), aslında bir bakıma esaretten kurtuluşun tarihi çıkışıydı. Ne var ki Kaypakkaya‘nın çıkışı, aynı zamanda; “yarin elma yanağından gayri, her şeyin ortakça paylaşılacağı’’ bir “Rıza Şehrini” yeniden kurmanın çıkışıydı. Işık bahçesinin çocukları Kaypakkayalar, kaybolmuş bu Rıza Şehrine yapacakları yolculukla, tarihe bir “önsöz” düşeceklerdi. Nihayetinde, düştüler de!

Mitselleşen anlatımıyla İbrahim Peygamber oğlunu (İshak/ İsmail); Tanrısına kurbanlık olarak adamıştı. Sırası geldiğinde ise İbrahim’in Elohim’i/Tanrı‘sı, insan olan kurbanı kabul etmedi. Çünkü İbrahim’i sınamıştı, sonra ona kurbanlık bir koç yolladı.

Baba Kaypakkaya’nın ise Tanrısından böyle bir beklentisi olmamıştı. Çünkü Aleviler inandıkları yol için kurban olmaktan hiç çekinmemişlerdi. Zira Hallac-ı Mansur’dan, Pir Sultan’a bu yolda çok ‘kurban’ vermişlerdi.

İbrahim Kaypakkaya, yani İbo; henüz genç bir devrimci iken sınıfsız bir dünyanın yaratılması için, kendini halkların mücadelesine adamıştı. O kendi kuşağındaki diğer devrimcilerden farklı olarak kendisini Kemalist devletten ve onun aparatlarından soyutlayabilmişti. İşte Çorumlu İbrahim’i, Harranlı İbrahim’le özdeşleştiren olgu onun bu devrimci tavrında biçimlenecekti. Nemrutlara karşı direnişin her türlüsünün meşruiyetine yaslanıp Dersim Dağlarına gelmesi biraz da bundandı.

İbo’nun aklında; “Milli baskının amacı neydi? Kürt Milleti ayrılmaya karar verirse, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası nasıl davranacaktır?’’ gibi sorular çoğaltıyordu. Ulusların kendi kaderini tayin hakkına inanıyor ve bunu da ötelemiyordu. Kendi döneminde mücadele eden emsalleriyle dahi farklı düşünüyordu. İsrail-Filistin sorunu karşısında, solculuk adına milliyetçi, dinci düşünenlere karşın, o üçüncü bir tavrı örgütlüyordu. Yahudi milletine karşı düşmanlık ve nefrete kapılanlara tavır almıştı İbo. 1971 yılında şöyle diyecekti: ‘‘Filistin Demokratik Cephe’nin Sur ve Sayda bölgesindeki kampından döndüğümde, kendisine kamptaki arkadaşlarımızın ezici çoğunluğunun, Filistin sorunu konusunda Filistinli direnişçiler gibi düşündüklerini söyledim. Acı acı gülümserken, ‘İşimiz zor,’ diye mırıldandı. ‘Bu milliyetçi düşünme tarzı, onların Kürt sorununa yaklaşım tarzında da kendini gösterecek.’” (1)

İbo henüz genç bir devrimci iken, Beni İsrail‘in (İsrailoğulları) ataları olan adaşı İbrahim’in, asırlardan beri yurtsuz bırakılan çocuklarına karşı geliştirilecek bir anti-semitizim saldırganlığına karşı çıkıyordu. Tıpkı kadim toprakları ellerinden alınan, fiziki ve kültürel soykırımla karşı karşıya getirilen Kürtlere yapılanlara karşı çıktığı gibi. Bu muhteşem bir duruştu!

Onun eylem ve düşünceleri, düşmanları için bir tufan habercisiydi. Hele Kemalizm’i, başından beri mahkum etmişti. Tıpkı tarihe adlarını yazdırmış önderleri İmam Hüseyin, Eba Müslüm, Mansur, Nesimi, Sühreverdi, Baba İlyas, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan, Seyid Rıza gibi davranıyordu. Düşmanları; onun yazdıklarını, adeta yakılması gereken Zend Avesta’nın “Gataları” gibi görüyorlardı. Zira o “doğru düşünüyor, iyi konuşuyor ve güzel işler yapıyordu.’’

İbrahim’den, Nuh’a bir ara koridor vardı ve O; aynı zamanda kendi çağındaki Nuh’a tekabül ediyordu. Zira gelecek olan Tufan’ı sezmiş, yoldaşlarıyla birlikte tufanlara dayanıklı bir gemi inşâsına başlamışlardı. Nuh’un gemisi Cudi’ye otururken, İbrahim’in gemisi ise Munzur’a çıkacaktı. Nitekim düşmanları, bu kurtuluş gemisine hiç kimsenin binmemesi için sinsi bir uğraş içindeydiler. Daha da olmazsa, geminin delinmesi ve onlar için sürmekte olan bukaranlık çağın devam etmesi gerekiyordu.

Bizim İbrahim, yani bizim İbo; Munzur dağlarına sırtını dayamış bir Koçero gibiydi. O Emperyalistlerin gardırobuna tükürmüş, Kemalizm’i deşifre etmiş, tekçi zihniyetin kuyusuna küçücük de olsa bir taş atıp, suyunu bulandırmıştı. Sistemi tedirgin ediyordu; ezilen, yok sayılan, ölümlere terkedilmiş Kürtlerin, “kendi kaderini tayin etmesi gerektiğini’’ lafı dolandırmadan söylüyordu.

Ser verip sır vermeyen; Halkların yiğit evladı, bizim İbrahim’in bir damarı Kerbela’da başı kesilen Hüseyin’de, Babek’te, Hurremiler’de, Karmatiler’de beslenmişti kim bilir? Belki de Amasya Kalesinde asılan Baba İlyas’tı! Yada “Bu zalimler bizi Kerbela’ya götürecek sandık ama, meğerse Kerbela’yı bize (Dersim) getirdiler!” deyip de diz çökmeyen Seyid Rıza’ın yoldaşı?

Resimler: Muzaffer Oruçoğlu.
1. Tablo: Dersim Vartinik Komu
2. Tablo: Dersim Dağ Mahallesi

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı