İnançKöşe Yazıları

İskender’in Ölüm Merasimi ve Alevilerin Hakka Uğurlama Erkânı!

Erdoğan Yalgın yazdı:

Farklı neden-sonuç ilişkilerine haiz konuları bir kenara bırakarak, Alevilerin son yıllardaki içsel tartışmalarından biri de “Hakka Uğurlama Erkânları”na ilişkin yapılan tartışmalardır. Bu tartışmalar daha çok iki ana eksen üzerinden yürütülmektedir. Bunlardan birisi açıktan yada utangaç bir mahcubiyetle Hakka yürüyen Can’ın cenaze töreninin İslami usullere göre yapılması; Bir diğeri de tam da bunun aksine ve olması gerektiği gibi Alevi felsefe ve düşün dünyasına uygun bir tarzda hareket edilmesi gerektiğine dair görüşlerdir. Bu mühim konunun açmazlarını farklı bir açıdan ortaya koymak maksadıyla; MÖ.323 yıllarında, dünyayı fethetmek için savaş meydanlarında cenk yapan ve en sonunda 33 yaşındayken Babil’de (Irak’ın Hilla kenti) hastalanarak vefat eden Büyük İskender’in cenaze törenine kadar gitmeye ne dersiniz? Gelin hep beraber bir tarihi yolculuk yapalım! Ve çağdaş dünyanın, evrensel değerlerine bağlı olduğu iddiasıyla hareket eden Alevilerin, günümüzdeki Cenaze merasimlerine ilişkin içsel tartışmalarını bir de bu okumalar üzerinden ele alalım. Ve uzatmadan başlayalım! Önce Mes’udi?

Mesudi ve “Muruc Ez-Zeheb” (Altın Bozkırlar) Eseri
Gerçek adı Ebu el-Hasan Ali bin el-Hüsein bin Ali olan el-Mesûdî (896-965) Bağdat’ta doğmuş, Mısır/Kahire’de vefat etmiştir. “Arapların Herodot’u” olarak ün salan coğrafyacı bir tarihçidir. Mesudi’nin aynı zamanda İmraniye’ye mensup Şii eğilimli bir Mutezile olduğu da düşünülmektedir.
Fakat burası, şimdilik bizi ilgilendirmez!
Farklı kaynaklarda Mesudi’nin, yaklaşık 34 tane eseri olduğu bilinmektedir. Söz konusu 943 yılında kaleme aldığı “Muruc Ez-Zeheb” (Altın Bozkırlar) adlı eserinde coğrafya ve Ortadoğu halkları hakkında bilgiler vererek değerlendirmelerde bulunur. Bu eserinde Kürtlerden ve Kürt aşiretlerinden de söz eder (Batur, 2004: 191-193). Mesu’di’nin bu eseri, 2004 yılında A. Ahsen Batur tarafından Arapçadan, Türkçeye çevrilmiştir.

Her Canlı Gibi Ölürken Küçülen Büyük İskender!
Mesudi’nin eserinde bizim ele alacağımız konu, sadece İskender’le alakalı olan bir bölümdür. Mesu’diilgili bu bölüme “İskender’in Ölümü ve Hakkında Söylenenler“ (Batur: 2004: 178,  179) ara başlığını vermiştir. Dünya tarihine Gross Aleksandıros olarak adını yazdıran Makedonyalı Büyük İskender (MÖ. 356-323), bir suikaste kurban giden babası kral II. Filip’in yerine geçtiğinde 20 yaşındaydı. 16 yaşına kadar Felsefeci Aristo’dan (MÖ. 384-322) özel dersler aldı. Krallığı döneminde, yani 13 yılda Dünyanın yarısını fethettikten sonra, 33 yaşında Babil’de vefat etti. İskender’in vefatıyla ilgili, tarih kitaplarında mittik aktarımlarla iç içe geçmiş bir çok ilginç anlatımlar bulunmaktadır. İşte Mes’udi’nin bu anlatımı, İskender’in na’şının mumyalanarak konulan tabutunun üzerindeki konuşmaları içermektedir. Kendisi de aynı zamanda bir felsefeci olan İskender, bilmeliyiz ki; savaş meydanlarında dahi hep felsefecilerle birlikteydi. İlginç bir kişilik! Şimdi Mesu’di’ye kulak verelim! Bakalım günümüzden tam 2344 yıl önce, Makedonyalı/Yunanlı bir Kral’ın, Mezopotamya’da/Babil’deki na’aşı nasıl bir merasimle uğurlanıyor? Söz Mesudi’de:

“İskender’in Ölümü ve Hakkında Söylenenler“
“İskender, seferden batıya dönerken Şehrizür’da hastalığı şiddetlendi. Rebia topraklarından Nısıbeyn’de diyenler de vardır. Kimisi hastalığının Irak’da şiddetlendiğini söyler. Bunun üzerine ordusunun kumandasını dostu ve halifesi Batlamyus’a bıraktı. İskender öldüğünde beraberinde bulunan Yunan, Fars, Hint ve diğer halklara mensup filozoflar (cesedinin) çevresinde toplandılar. O daha önce Onlarla toplantı yapar, sözlerini zevkle dinler ve işleri sadece onların görüşlerine uygun olarak icra ederdi. Cesedi mücevherlerle süslü altın bir tabuta konulmuş ve organlarını bir arada tutacak cilalarla cilalanmıştı. [Mumyalanmıştı].

Filozofların en yaşlısı ve önde geleni diğerlerine şöyle dedi: “Her biriniz halkın önde gelen kişileri için taziye, avam tabakası için ise öğüt nitelinde bir söz söylesin.” Sonra ayağa kalkıp, elini tabuta koyarak, “İnsanları esir alan kişi esir oldu” dedi. Sonra ikinci filozof ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Bu İskender, altını gizlerdi, şimdiyse altın onu gizliyor.” Üçüncü filozof: “Bu cesette en zahit kişi, bu tabutta ise en imrenilen kişi yatmaktadır.” Dördüncü filozof: “Ne tuhaf, güçlü insan yenildi. Zayıflar gururla eğlensinler!” (5. Filozof tercüme edilmemiş!) Altıncı filozof: “Ölümünle bize güzel bir vaaz verdin. Aklı olan bunu düşünsün, ibret almak isteyen bundan ibret alsın.” Yedinci filozof: “Pek çok insan senden korkar, arkandan bile konuşamazdı. Şimdi ise huzurundalar ve senden korkmuyorlar.” Sekizinci filozof: “Bu nefis ölmemek için ne çok didindi, ama öldü.” (9.10.11.12. Filozof tercüme edilmemiş!) On Üçüncü filozof: “Ey büyük Sultan! Saltanatın bulutun gölgesi gibi kayboldu, hakimiyet izlerin ise sineklerin izleri gibi yok oldu gitti!” On dördüncü filozof: “Yeryüzü eniyle, boyuyla sana dar gelmişti, bilmiyorum şimdi sana verilen bu kadarcık toprak parçasında ahvalin nice!” (15.16.17. filozoflar tercüme edilmemiş!) On sekizinci filozof: “Ey öfkesi ölüm olan kişi, ölüme kızmadın mı?” On dokuzuncu filozof: “Kulaklarına nasihat okunan kişi sustu, şimdi susanlar konuşsun.” Yirminci filozof: “Çok dolaşmıştın, şimdi bolca dinlen…” Yirmi İkinci filozof: “ Sen nasıl ölümüne sevindiklerine kavuştunsa, senin ölümüne sevinenler de sana kavuşacaklar…” (22. Filozof tercüme edilmemiş!). Nokta!

Unutmayalım ki; Yaşam: İki Nefes Arasıdır!
Evet, bu filozofik akılcı sözler; deyim yerindeyse gerçekten de ibret verici-alıcı, insanı derinden sarsıcı sözlerdir! Alevi felsefesinde “Eskiyi terk cahile ölüm; arife ise doğumdur.” Hakka yürüyen Can; bir bakıma aslında eskiyi terk ederken, Arifliğe doğru bir yol alır. “Ölmeden ölün!” sözü, kişisel benlikten/egodan uzak, toplumsal yaşamla alakalıdır. Mütevazi, hoş görülü olmak, anlamak ve sevgiyle yaklaşmak insanın özünde var olan çocuk masumiyetinin ilk nüvelerindendir. Nitekim boylu boyuna uzanmış, hakka uğurlanan Can’ın, o anki tanıklığını, dimdik ayakta durarak yapan Canlar; önlerinde sonsuzluğa yatanla kendilerini kıyaslamalıdırlar

. Zira iki nefes arasına sığdırılan yaşamın her an duracağı asla ve kata unutulmamalıdır. Evet! Yaşam iki nefes arasındadır. Bedeni ayakta tutan nefesi alırız ve geri veremeyiz! Yada verirken nefesimizi, bir daha geri alamayız! İşte bu iki zıt çizginin arasında sallanan yada kendinden habersizce duran bizim yaşamımızdır!

Sonuç Yerine
Tekrar başa dönerek sonuca gelelim: Büyük İskender’in cenaze merasiminde tabutunun başında saf tutan filozofların söyledikleri o sözlerden, bizim inancımıza ait daha da sarsıcı sözler yok mu dur? Elbette vardır! Şöyle bir toplumsal seremoni tasarlayarak konuya yaklaşmaz mıyız? Meselâ Hakka uğurlanan Canın tabutunun başında toplanan Canlar arasında, Canın Musahibi, Kirvesi, Anası-Babası (Ailesi) başta olmak üzere Ocak Réberi, Piri, Mürşidi, kanaat önderleri, yakın arkadaşları saf tutarak dinleyenlere ibret, hakka yürüyen Can’ı anlatacak filozofik sözler dile getirilemez mi?

İlk sözü, tarihin kuytularında Işık gibi gizlenen bizim Yunus (13.yy) alsa; “Tevrat ile İncil’i, Furkan ile Zebur’u, Kur’an’daki Ayeti nuru, cümle vücutta bulduk!” diyerek aniden sırrı faş etse, hak kelamı olmaz mı? Ve hemen ardından oracıkta bir Canımız dile gelse; “Tufan diyordunuz? İşte görün, budur tufan!” dese, sel olan gözyaşlarını dindirmek için Suluca Karahöyük’ te Hacı Bektaş Veli’miz (1209-1271) “Hararet nardadır, sacda değildir. Keramet baştadır taçta değildir. Her ne arar isen kendinde ara. Kudüs’te Mekke’de hac’ da değildir!” diye sırr-ı hakikati dillendirse, sabırsızca bekleyen Kul Himmet (16.yy), “Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün, Dünya kadar malın olsa ne fayda, Söyleyen dillerin söylemez olur, Bülbül gibi dilin olsa ne fayda” nasihatiyle, söz sırasını Kâtibi’ye (17.yy) bırakır ki, “Kuş misali her çeşmeye konarsın, Acı tatlı demez içer kanarsın, Ene’ l Hakk’ı yakın görmek dilersin, O kafadan bakan göz ile değil! Nice haller vardır haller içinde, Nice sırlar vardır sırlar içinde, Hakk’ı bulan bulur az yaş içinde, Yetmiş, seksen, yüz ile değil ?” dediği noktada şuurumuz örselenmez mi?

Peki, bu defa da sözü Malatya’lı (Mehmed) Niyazi Misri (1618-1694) alsa; “Bakıp cemali yare çağırırım dost dost, Dil oldu pare pare çağırırım dost dost, Mescitte meyhanede, hanede viranede,Kabede Puthanede çağırırım dost dost” derse, tam da kitabın ortasını açarken insanlığa;

Erzurum dağlarında bir nida ile Nakşibendi iken Yol’a gelen Erzurumlu Emrah’ımız (1775-1854) “Bugün pazarı aşktır muhtaç olan candan geçer, Aşığı sadık olanlar lebbi gülabdan geçer, Düşmüşüm Cem hanesine ben ağlarım zarı zar, Aşka düşen merdaneler hırkayla taç’dan geçer” nefesiyle, bütün Canlar bir ağızda; “Allah-Eyvallah! Hüü İmanım!” demezler mi?

Meselâ “Ne Namaz bilirdi ne Kâbe, ne Ramazan bilirdi, ne Cami, ne Tespih bilirdi ne Seccade, Hakkı gözetirdi sadece!” diye günümüzün gerçeğini dillendirse bir Kadın Anamız, kim buna itiraz edebilir ki?

Hele bir de Hübyar Sultan’ın diyarı, Tokat’ta Aşık Gedâyi (1826) dile gelse ve Vahdeti Mevcut olsa; “Yarab Seni Nerde Bulsam, Daim Ben Seninle Olsam, Şayet Sen Hak Ben Kul Olsam, İkilik Girer Araya! Sen Vücutsun, Biz Gölgeyiz, Biz Senin İle Zindeyiz, Olur İse Dinsiz Bir, İkilik Girer Araya” sözleriyle, perdeyi kaldırsa aradan ve Üryana dönse kainat, kim buna mâni olabilir ki?

Bu esnada İstanbul Surlarında gökyüzüne haykırsa Edip Harabi (1853-1917) “Daha Allah ile cihan yok iken, biz anı var edip ilân eyledik! Hakk’a hiçbir lâyık mekân yok iken, hanemize aldık mihman eyledik!” dediğinde, Vahdeti vücut ’da o anda tewt’e düşse bir Canımız, elini tabuta değdirse ve içli içli bir sesle;

“Bu Canımız var ya bu Canımız; buradaki her birimiz için düne kadar bekli de bir el-alem idi! Ama bilesiniz ki; artık sadece “Alem” oldu!” diye, inancımızın felsefesini hatırlatsa yerinde olmaz mı?

Eh! Karanlık dünyasını sözle aydınlatan Aşık Veysel’imiz (1894-1973), taa Sivas’da bir name ile; “Dost dost diye nicelerine sarıldım, Benim sadık yârim kara topraktır, Beyhude dolandım boşa yoruldum, Benim sadık yârim kara topraktır” dese, Canımızı toprak incitebilir mi?

Yine bir Canımız, meydana gelse ve Semah’a dursa huzurda; “Alevi Ana-babadan var oldu! Hak’ta yok oldu! derken, Sözünü balla kesse Daimi Baba (1932-1983) “Nice kaptan kaba, boşaldım, doldum, Karıştım denize, deniz ben oldum, Damlanın içinde evreni buldum, Yine benden bana getirdi beni” diye Semahı harlasa;

Bu defa da devreye Bozkırın tezenesi Neşet Ertaş’ımız (1938-2012) “Cahildim dünyanın rengine kandım, Hayale aldandım boşuna yandım, Seni ilelebet benimsin sandım, Ölürüm sevdiğim zehirim sensin, Evvelim sen oldun ahirim sensin” Sözüyle dünya malına tapanlara bir serzenişte bulunsa iyi bir ders çıkarılmaz mı?

Bu Bezm-i Cem’in muhabbetine katılan Dersim’li Ali Cemali (1941) “Musevi, İsevi, Muhammediler, Doğu, batı, kuzey, hem güneyliler, İnsanlık öncüsü cümle veliler, Barış yolu buzlu, kar demesinler!” diyerek, diğer inançlılara dostluğun mesajını verse, sizce yine de hakkında fetva verilir mi?

Elbette unutmadık! Bu hüminal harmoni karşısında sanmayın ki Fransa’da ki Sefilleri oynayan Victor Hugo (1802-1885) sessiz kalır, İnanın O da “Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!” der ki; tam da bam telimize basarken sırası geldiği için?

İskender’in de hocası olan Aristoteles/Aristo (MÖ. 384-322); Antik Yunanda “Yanlış yoldan gitmenin birden çok yolu vardır. Ama doğruyu yapmanın tek bir yolu bulunur!” diyerek Cem olan Canlara kıssadan bir hisse yollasa, “Allah eyvallah!” deyip kıldan ince, kılıçdan keskin yolumuza koyulmazmıyız?

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı