Toplum Yaşam

Kitabi Dinlerin ve Alevilerin İbadet Yerleri!

Erdoğan Yalgın yazdı:

Alevilerin ibadet alanları, insan-evren ekseninde dizayn edilmiş açık hava galerisi niteliğindeki doğal mekanlardan oluşmaktadır. Onlar için ibadet yapılan yer, bir bütün olarak yerküredir. Yeryüzünün en değerli varlığı insan olduğu için, Alevilere göre insanın temiz kalbi, en görkemli ibadet yeridir.

Antik çağlardan beri insan topluluklarının inandıkları Mabut‘a karşı gösterdikleri saygı ile inancın sunumlarını toplu şekilde gerçekleştirdikleri ibadet mekanları olmuştur. Bu mekanlara genel anlamda “Mâbet’’ de denilmektedir. Öte yandan Dinler tarihi açısında da büyük bir öneme sahip olan İlahi karşılaşmalar vardır ki bu karşılaşmaların gerçekleştiği mekanlar da yine kutsanmıştır. Örneğin Musa’nın Mısır’daki Sina yarımadasındaki Sina dağında Tanrıyla buluştuğu yer, kutsanarak buraya Meşken/Meşkan denilmiştir. Sümerceden Akad’ca ve Aramiceye geçtiği sanılan Meşken (Mesken) Alevi inanç tarihine de kutsal Mekan olarak geçmiştir. Ki Réya/Raa Heqi inancında ilk kutsal mekanlar, Dersim’de Ocak Evliyalarının dağ başlarına kurdukları Meskenler, fiziki yapılardır. Kurmanci dilinde; “Mekana Evliya yé me! Mekan a Ced’de me” ve benzeri tabir kullanılır. Bu kutsal mekanların çoğu, Askeri darbelerle, köy boşaltmalarla maalesef yıkılıp-yakıldı!

Dinlerin İbadet Yerleri

Sümerlerde “Tanrı evi’’ olarak da bilinen Tanrı ve Tanrıçalara adanmış Mekanlara Bit/ Bet/ Beyt adı verilmiştir. Eski Ahit’de Urlu-Harranlı İbrahim ile alakalı bölümde, Onun; Kudüs’deki Süleyman’ın inşâ ettiği Yehova tapınağına; Tanrı‘nın evine, yani “Beytel’’e geldiği anlatılır. Bilindiği üzere El, İl, Al ve benzeri isimler, eski kutsal metinlerde Tanrıyı ifade eder. Tanrı  El, il, Al. Yine Lübnan’daki Balbek’de bulunan Kenan Tanrısı Baal’in
meskeni, Kitabı Mukaddeste “Betşemeş’’ (Güneş Tanrısı) Şamaş’ın evi/meskeni’’ olarak geçer. Akad’ca “Bit Şimti’’ İnsanın ilk yaradılışına işaret ederek, yani ‘’yaşam rüzgarının içeri üflendiği yer’’ anlamına gelir. Bütün bu verisel kodlarda yer alan Beyt, Bet, Bit kavramları kadim dünyada kutsanmış ev’e, meskene, haneye tekabül eder. Beyt Ev.

İslam Peygamberi Muhammed’in evine Sümerlerdeki gibi Beyt/ Beyit, aile halkına da “Ehl/ ahali’’ denilir. Özellikle Ehl-i Beyt adı, Peygamber Muhammed’in aile efradını tanımlar. Yine Mekke; Allahın evi manasına gelen Beytullah ile anılır. İslam’ın devletleşmesiyle birlikte devlet hazinesine, devletinin mal evi anlamına da gelen Beytülmâl terimi kullanılmıştır. Savaşlarda elde edilen taşınır-taşınmaz, hatta cariyeler ve köleler de dahil bütün ganimetler, Beytülmâl olarak kaydedilirdi. Yani Arapçaya geçen “Beyt’’ adının kaynağı, aslında Sümerler ve İslamiyetten önceki dinsel metinlerdir. Muhtemelen Sümerlerden Akadcaya, Aramiceye geçmiş ve daha sonraları ise Arapçada aynı kutsi değerlerle yerini almıştır.

Son jeolojik devir olarak da adlandırılan ‘’günümüz yaşamında’’ farklı dinlere mensup olan topluluklar, görüldüğü gibi toplanma alanlarına değişik isimler vermişlerdir. Buna göre; Yahudilerin Havraları, Hristiyanların Şapelleri/Kiliseleri, Zerdüştlerin Minareli Adırgeleri, Müslümanların Minareli (ki Müslümanlar, camilerine minare adını ve yapısal mimarisini Zerdüştlerden almışlardır) Mescitleri (Camileri) Budistlerin Pagoda’ları, Hinduların
Tempılleri vardır. Bu ibadet mekanları, her din mensubu için kutsal ve dokunulmazdır.

Zamanın ve erklerin dayattığı koşullar karşısında, Yolun filozofları tarafından bazı rumuzlarla mecburen İslami bir örtüye büründürülen Bâtıni Aleviliğin, ibadet mekanları kitabi dinlerin dışında farklı bir uygulama geliştirmiştir. Bir dinin-inancın toplu ibadet yerleri, eğer biri birilerinden farklılık gösteriyorsa, yukarıda da verdiğimiz gibi bu durum, hiç kuşku yok ki; o dinin-inancın kendine özgü ayrı-müstakil bir inanç olduğuna işarettir. Bu düzlemden
hareketle, Alevilerin sadece ibadet formları değil, duaları ve uygulamalı ritüelleri ve aynı zamanda toplu ibadet yerleri de diğer kitabi dinlerinkinden çok ama çok farklı bir konumdadır. İnanca dair alanlardaki konular, böyle karşılaştırmalı bir metodik çalışmayla ele alındığında, devasa gerçekliklerin ortaya çıkarılacağı rahatlıkla görülecektir. Dolayısıyla Alevilik inancı hiç bir kitabi dinin içerisinde, kıyısında telâkki edilemez! Bu durum, başta
Alevilik inancının ve ilişkilendirilen o kitabi dinin de ruhuna aykırıdır. Hakkaniyete terstir! Kur’an’a uyan, takva sahibi hangi vicdanlı İlahiyatçı bunun tersini iddia edebilir?

Alevilerin Tanrı evi (İbadethanesi) İnsanın Kalbidir

Buna göre Alevilerin ibadet alanları, insan-evren ekseninde dizayn edilmiş açık hava galerisi niteliğindeki doğal mekanlardan oluşmaktadır. Onlar için ibadet yapılan yer, bir bütün olarak yerküredir. Yeryüzünün en değerli varlığı insan olduğu için, Alevilere göre insanın temiz kalbi, en görkemli ibadet yeridir. Bu vesileyle Aleviler hiç şüphesiz ki Kâbe karşısında bile “Benim Kâbe’m insandır!“ demekle yetinmemiştir. Ayrıca ‘okunacak en büyük kitabın kutsal kitaplar olduğunu’ savunanlara karşı; ‘Okunacak en büyük kitabın insan olduğunu’ söylemiştir.

Bütün bu temel felsefi düşünceler, öylesine sıradan söylenmiş lafzi sözler değildir! Yani her şeyden önce asıl olan insandır. Aleviler için görece olan mekanlar, zahiridir. Mühim olan, yolu bilmeyenler tarafından görünmeyen, fakat gönül gözü açık olan İnsan-ı Kamillerin rahatlıkla görebileceği bâtındır. Dolayısıyla Alevilerin topluca ibadet yaptıkları kutsal mekanlar; Ocak Bânilerinin (evin çatısı-tavanı, koruyucusu) ilk kurduğu mekanlar olmak üzere, bir su kıyısı, dağ başları, ulu ağaçların bulunduğu doğal ortamlardır.

Bilinen odur ki geçmişte Rêya/Raa Heqî (Kürt Aleviliği) inancında, “Cemevi” kavramının izine asla rastlanmamaktadır. Bunun yerine ibadet için toplanılan mekan; örneğin Kurmancî ve Kırmancki diliyle; “Mala Ocexê, Bano Pilê, Jîyaru Ewliyayê, Dergaxê Pilê, Ziyaret’’ diye anılırdı. Pir’in / Ocakzâdenin gittiği köylerdeki taliplerin evleri, onlar için en kutsal Cem-i Cıvatların bağlandığı, semaha (sem’e..) pervaz olunan, tewt’e düşülen mekanlardı.

Pirler Ocakzâdedir, Derneklerin Dedeleri Değil…

Son yıllarda kentleşme süreciyle birlikte, büyük kentlere taşınan Aleviler, farklı sosyal gelişmelerin güncel yaşama dayattığı bazı olgularla birlikte, toplu ibadet yerleri oluşturdular. Tam da bu noktada, sözü edilen bu sabit kurumlarla kadimden/eskiden gelen Pir-Talip ilişkileri bozuldu. Pirler; atalarından kendilerine rızalıkla miras kalan en değerli manevi hazineyi andıran taliplerine gidemez, hanelerine meyman olamaz, görgü-erkân göremez oldular. Zira Ocakzâdelerin kendilerine özgü olan Ocakları (Ocax) yerine, artık sabit bir mekanları vardı. Siyasi mülahazalarla her bir Ocak Pil’i / Pir’i (Philosophie/Filozof) Dede sıfatıyla anılarak, “filan derneğin, şu vakfın, bu Cemevinin Dedesi’’ statüsüyle işbaşı yaptılar. Bunların yanı sıra, yeri ve demi geldiğinde ise geleneksel Aleviliği savunduklarını da dile getirmekten asla geri durmamaktadırlar!

Öte yandan İran/Irak Kürtleri arasında gelişen kardeş Ehli Haq/Din-i Haq inancında Kurmancî diliyle Cemxane (Cemhane) tabiri kullanılmaktadır. Ocak bağlıları tarafından takdis edilen bu yapılar, birer okul mahiyetinde iş görmekte ve sönmeyen kutsal ateşin/çıranın yakıldığı bir mekan olarak dizayn edilmiştir. Bu türden toplu ibadet mekanlarına, Aleviler; bunun Türkçe karşılığı olan “Cemevi’’ tabirini kullandılar. İlk başlarda, özellikle de kendileri için 1925‘de yürürlüğe giren Tekke ve Zaviye Kanununa muhalefet olmaması babında, “Cemevi’’ adı
yerine “dernek, vakıf vb.’’ isimleri seçtiler. Bu süreci daha fazla uzatmadan, şimdi asıl konumuza tekrar dönebiliriz.

Cemevleri: “Şaşılacak kadar olan çirkin şey!’’

Erdoğan 1994 yılında, İstanbul belediye başkanı olduğu andan itibaren, Alevilere karşı olan Osmani duygularını, İstanbul’daki Karacaahmet Mezarlığı yanında yeni yapılan Cemevini, “ruhsatsız olduğu’’ bahanesi-gerekçesiyle yıkarak, göstermişti. Yıllar sonra Başbakanlığı döneminde konu hakkında yaptığı açıklamasında ise ‘‘O Cemevi bir ucube olarak yapıldı orada. Hala kaçaktır, ruhsatı yoktur. Karacaahmet Türbesi’nin yanında ucube olarak durur,’’diye konuştu (Muhtelif basın: 6 Ağustos 2012).

Fakat ne hikmetse son yıllarda başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül (5.11.2009, Dersim) olmak üzere, Başbakan Davutoğlu (23.11.2014, Dersim), Diyanet İşleri Başkanı Erbaş (19.10.2018, Dersim) ve daha nice devlet adamı “ucube’’ olarak anılan, farklı bölgelerdeki bu Cemevlerine ziyaretlerde bulundular. Bu görüşmelerde, Cemevi yetkilileriyle tatlı sohbetler edilip, karşılıklı hediyeler (Kur’an-ı Kerim, Zülfikar vb) alınıp-verildi, yetmezmiş gibi bu
mekanlarda Kur’an kursları bile başlatıldı. Devlet ricali karşısında seyirlik semahlar dönüldü. Aşureler, devlet yetkililerinin elindeki kepçelerle pay edildi.

Aslında devlet aklının söylemeye çalıştığı şey şu: “Aleviler, Müslümansa, Cemevlerini kapatsınlar ve İslam’ın tek ibadet yeri olan camilere gelsinler. Cenazelerini de bu Camilerde görev yapan imamlara kaldırtsınlar.’’ Özetle Alevilere bunları söylüyorlar. Aleviler ise bu gelinen aşamada doğru politikalar geliştirmezlerse, bu tekçi devlet aklının silindiri altında ezilmeye mahkum olacaklardır. Ki yol düşkünü kimi dernek vb kurumlar gönüllü olarak bu asimilasyon politikalarının sürdürücüsü konumunda erkân yürütüyorlar maalesef. Oysa önemli olan inancın özgünlüğü ve özerkliğidir. Ama gerek devletle ve gerekse İslami kurumlarla haddinden fazla geliştirilen ilişki, bu yol’un töresini incitmiştir. Gelecek nesillerin yola revan olması için zihinsel reformlar yapmalı ve çağdaş dünyada kabul görecek inancın kadim değerlerine geri dönülmelidir. Hak ile kalın…

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı