DersimKöşe Yazıları

PEKİ DİKENLERİ NE YAPIYORSUNUZ!

Hüseyin Ayrılmaz

Dersim’in fermanı olan 4 Mayıs 1937 bakanlar kurulu kararı üzerinden 85 yıl geçti. Geçen bu 85 yıl boyunca bölge insanı maruz kaldığı soykırımın nedenini sordu. Ancak bu sorunun cevabı hala alınmış değil. Oysa bahsi geçen Bakanlar Kurulu kararı o gün devlet erkanının ortak imzasıyla alındı. Kaldı ki bu karar öncesinde resmileştirilerek yürürlüğe konulan Tunceli Kanunu’na (1935) dayanılarak alınmıştı. Bu kadar aleni işlenen bir katliamın yarattığı dram ve travmalar orta yerde duruyorken inkar yoluna gidildi. Üstelik yıllarca Dersim halkı ve onun öncüleri suçlu olarak gösterildi
.
Nihayet bu kanunla yetkilendirilen Abdullah Alpdoğan genel müfettiş olarak Dersime gönderildi. Yetkileri itibarıyla esasen sömürge valisi olan Alpdoğan, donatıldığı bu yetkiler sonucudur ki Dersim’de taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadı. Masum bir halkın kanını dökmekte bahis görmeyenler, 1937 Sasun, 1938 Dersim soykırımını tekçi ulusun zaferi ve “son temizlik hareketi” olarak tarihe kaydettiler.

Öyle ki, kurulan tekçi ulus paradigması, Mezopotamya’nın halklar bahçesine zalimce dalarak o kadim renkleri pey der pey yok etti. Oysa daha dün istilaya ve işgale karşı kader birliği yapılmış ve ortak vatan adına birlikte sürülmüşlerdi savaş cephelerine. Özetle hile ile başlayan süreç yine hile ile bitecekti, nitekim de öyle oldu. Aldananların payına yine kırım ve yine kölelik düşmüştü.

Bu zihniyeti Seyit Rıza’ya söylenmiş bir sözle perçinleyeyim istedim. 1932’de Seyit Rıza Hozat’ta görüşmeye çağrılır ve bir subay, “ekinleri neyle biçiyorsunuz” diye sorar, Seyit Rıza “orakla biçiyoruz” der. “Peki dikenleri ne yapıyorsunuz?” Seyit Rıza, “ayıklayıp kenara bırakıyoruz.” Subay, “biz ekinleri tırpanla biçiyoruz” der. Seyit Rıza, “yani sizin adette yaş kuru farkı yok demek istiyorsun”. “Evet dediğim gibi biz tırpanla biçeriz.“

Demem o ki bölge halkları gelenlerle aynı töreye, dile ve aynı zihniyete sahip değillerdi. Ondandır ki fetihçiler diledikleri bir kırımı sessiz ve sedasız gerçekleştirdiler, ora coğrafyasını insanıyla birlikte tırpan vari tarumar ettiler. Dövülen dağ gövdeleri ve ateşle sınanan ormanlar bir evvel zaman yarası olarak kaldı ora sakinlerinin hafızalarında.

Derler ki toprağa tüküren aslında kendi yüzüne tükürür. Çünkü yaradılışını ona borçlu ve varlık nedeni topraktır. Ama gel gelelim medeniyet adına gelenler tükürülmedik toprak parçası ve bir mekan bırakmadılar. Bütün yerli halklar gibi Dersim insanı da doğaya aşkla bağlıydı ve ona hürmet edendi, istilacılar ise insana yaptıkları gibi doğaya olanca kirliliği ile hükmettiler. Bu gün de aynı hasmane tutum devam ediyor. Kale kollar, barajlar, maden projeleri ile yağma süreci devam ediyor. Biliyorum doğa katili şirketler kar hırsıyla Türkiye’nin birçok bölgesinde benzer tahribatlara neden oluyor. Ama Kürdün coğrafyası bitmek bilmeyen güvenlikçi politikaların esaretiyle özdeştir. Cudi’den Munzur’a yıllara yayılarak gelen bu zihniyet hiç değişmedi.

Gelenler öldürmekle yetinmediler, kıyımdan arta kalanların mutlak Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu mealde Tertele sonrası “medenileştirme” ve asimilasyon sürecine bir de ömür biçtiler. Derler ki dil kültürün anahtarıdır, dil unutturulursa o toplumun hafızası da yok edilir. Onun için dil yasağıyla işe koyuldular ve bu yasak hala devam ediyor. Peki asimilasyon süreci tamamlandı denebilir mi, kanımca büyük oranda evet. Ancak bir itiraz da yok değil, boyun eğmeyenlerin şahsında sürmekte olan hafıza diriliği asimilasyona inat, ısrarla benliğini korumakta…

Bir diğer çıkmaz ise Dersim’in kendi iç sorun ve çelişkilerini derinleştirmeye çalışanların azımsanmayacak çabaları ve bizlerin de dönem dönem buna aracı olmamızdır. Benzer şekilde aşiretler arası çelişkilerin güncele taşınmasının da Dersim’e bir yararının olmayacağı aşikardır.

Halk olarak soykırımı unutmayalım, devleti işlediği bu suçla yüzleştirme ısrarımızı sürdürelim. Ama geleceğe dair taleplerimizi ertelemeden yönümüzü belirleyelim derim. Zira inkarla yüz yüze kalmış bir halkın birincil talebi mutlak tanınmak olmalıdır. Geçmiş geleceğe ışık olursa bir anlamı olur. Sürekli geçmiş içinde devinmek bizleri gelecekten alı koyacaktır. Ortada insanlığa karşı işlenmiş bir suç söz konusuyken bizleri iç hesaplaşmaya itenlerin tuzağına düşülmemelidir. İnanıyorum ki halkının kaderi için ipi göğüsleyenlerin, süngü uçlarında can veren çocukların ve kadınlarımızın bizlerden talebi de bu olurdu. Dahası yeni katliamlarla yüz yüze kaldığımız şu günlerde etrafımızı görmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız. O sebeple savaşın kapılarımızı çaldığı şu zaman diliminde acılardan beslenmeyi değil, acılarımızda birleşmeyi önceleyerek birlik içinde olmalıyız.
* Foto: İsmail Ateş

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı