İnanç

Yazılı Kaynaklardaki “Yol Bir Sürek Binbir” Kuramına Kısa Bir Bakış

Erdoğan Yalgın

Aleviler, terminolojik manada kendilerini ifade etmede bir çok niteliksel kavramlar ve felsefi kuramlar geliştirmişlerdir. Bunun başlıca temel nedenlerinden biri, Aleviler yazılı tarihten çok, sözlü geleneğe dayalı demokratik-özerk yapılar çerçevesinde toplumsal bir yaşam oluşturmuşlar. Öte yandan kendi inançsal, kültürel, sosyal değerlerini pratik uygulamalarla ve felsefi kuramlarla sürdürmüşlerdir. Bu kavramsal kuramlardan birisi de toplumsal düşüncenin zihindeki somut ve kapsayıcı tasarımı olan “Yol bir, sürek bin bir” kuramıdır. “Yol bir, sürek bin bir” kuramı, Alevi toplumsallığında bir bütün oluşturacak biçimde birbirine bağlı öğelerin bütününü, belli ilkeler veya dünya görüşüne göre düzenlemiş düşünceler, bilgiler, öğretiler sistemini anlatan bir anahtar cümledir.

“Yol Bir Sürek Bin bir” Kuramıyla Ne Anlatılmak İstenmiştir”

İnanç özgülünde, bölgelere göre kendisini bağımsızca ifade eden Alevilerin mihenk taşlarından biri olan “Yol bir, sürek bin bir” kuramı, değişik coğrafi alanlara dağılan Alevi toplumundaki inançsal alana dair farklı uygulamaların, ortak algılarla ele alınışına işaret eden bir nosyondur. Otantik inanç ritlerini-erkânlarını sentezleme geleneğiyle içselleştiren Alevi Anaları, Réberleri, Pirleri, Mürşitleri, Zakir ve Dervişleri; Talip topluluklarına kendi ana dilleriyle doğaçlama gılbanglarıyla < dualarıyla sunmuşlardır.

Bu vesileyle, doğal ortamlarda toplumsal bilince dayanan kabullerle, sosyal hayatın ahlaki değerlerini, bölgesel ayrımlar ekseninde dahili modellerle yaşatmanın çabası içine girmişler. “Yol bir sürek bin bir” kuramı ile değişen zaman ve mekân kapsamında ortaya çıkan “Yol’ da bir olma” temel ilkesi ile “Bin bir” etik değişkenliklerle hareket edilmesi anlatılmaktadır. Burada esas olan Hakk’a, adalete, ahlaka, kâmilliğe varılan “Yol” dur. Elbette bu ana eksene ulaşmanın da irili-ufaklı, engebeli-düz, tali ve patika yolları bulunmaktadır. İşte bu tali artı yollar, pratikte  “sürek” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yol bir, sürek bin bir” kuramı; İnanç mensupları arasındaki farklı etnik kimliği, sosyal statüleri derinleştirerek ayırmak değil; tam aksine gelişen iletişim çağımızda, farklı kültürel-inançsal renklere sahip olan Alevi katmanlarının bir birilerini daha iyi anlamaları ve asıl hedeflenen gerçek “Yol” da birlik olmalarıdır. O “Yol” da toplumsal hak, hukuk, adalet ve bütün bunların da üstünde olan bireysel akli, vicdani ve ahlaki bir tutumun hedeflenmesidir. Zira bu eksende “süreklerin bin bir” olması, o kadar da önemli değil. Çünkü asıl var olan tek hakikatin, gidilmesi-ulaşılması gereken, “iyi düşünmek, iyi konuşmak ve iyi iş yaparak, eylemde bulunmak suretiyle insan-ı kâmil “Yolu’nda” birlik olmaktır. Peki “Yol bir, sürek bin bir” kuramı, sözlü gelenekten, yazılı külliyata ne zaman aktarılmıştır?

Yazılı Kaynaklarda “Yol Bir Sürek Binbir”

Yüzyılın başında Alevilik konusunu araştıran Baha Sait Bey (1882-1939) kendi çalışmalarında, topluluk içindeki farklı sürekleri değişik verilerle ele almıştır. Baha Sait, muhtelif  çalışmalarında Anadolu ve Mezopotamya’da eski inanç ekollerini çok karışık tanımlarla ele alır (Zümre, sürek, akide, mezhep, millet mabedi, dini inanış vb.) ve genel anlamda “İsmailli, İbadi, Tavusi, Yezidi, Tahtacı, Çepni, Sürek, Kızılbaş, Sufiyan Bektaşi , Alevi ve benzerlerini de  birer “Sürek” olarak değerlendirir. Meselâ Baha Sait, Alevi müziği hakkında “Anadolu’da bu sazcı hayatı, kutsal mahiyette yalnız Kızılbaşlarda vardır.” Sazsız söz olmaz” ilkesini; “sazı sözü yerinde” yi anlamak için, “Sürek Hayatı” nı bilmek gerekir“ (Baha Sait, 2000: 89) belirlemesinde de bulunur. İslam dışı bu farklı isimlerde ortaya çıkan ekolleri, cereyanları, o zamana kadar hiç de kullanılmayan bir şekilde, bir bütün olarak “Alevi” kavramı altında birleştirir. Tekrar edelim; bütün bu ekollerin, cereyanların tümü, gayri İslam’idir, gayri Müslim’dir.

Fakat görebildiğimiz kadarıyla “Yol Bir Sürek Bin Bir“ kuramını, araştırmalar sonucu ilk defa yazılı olarak Abdulbaki Gölpınarlı (1900-1982) dile getirmiştir. 1963 yılında yazdığı “Alevi-Bektaşi Nefesleri”  adlı eserinin önsözünde Gölpınarlı, konu hakkında bazı detaylara girerek şu açıklamaya yer verir:

“(…) Bütün bu izahattan anlaşılıyor ki Alevilik, bir tarikat değildir. Fakat bu yola, tam manasıyla mükemmel bir mezhep de diyemeyiz, çünkü usulü (kökler, asıllar, e.y), fürû (dallar, yollar, kollar, e.y), hiçbir vakit tespit edilmiş sayılamaz. Alevilik, olsa olsa, iptidâi (ilkel, ilksel. Başlangıca ait, en önce olarak. İlk, evvelâ. ey.) bir mezheptir, yahut iptidai (kontrol altına alınamayan, eski ilkel bir felsefe, e.y) bir dindir. Alevilikle Bektaşilik arasında bir ayrılık bulunmakla beraber, müşterek noktalar da pek çoktur. Ali’yi tanrı yerine koymak, hurafevi bir şekilde On iki İmamı ve “Açıklama ”da anlattığımız gibi, “On dört Masum“ ları tanımak, inançlarda, kökleri çok eski devirlere çıkan geleneklere yer vermek, kadınların da iştirak ettiği sazlı, içkili muhabbet meclisleri kurmak, törende, aynı esas unsurları kabul etmek, aynı duaları okumak, başlıca birleşme temelleridir. Hatta bu yüzden Bektaşiler, “Yol bir, sürek bin  bir“ diyerek onları hoş görmüşlerdir.“ (Gölpınarlı, 1963/ 4, 5). tespitinde bulunmaktadır.

Gölpınarlı burada, Aleviliğin; Bektaşilikten ayrı olduğunu; inancın ve çok eski geleneklerin İslami örtüler altında yaşatıldığına dikkati çekmektedir. Ama aslında bu inancın insanlığın başlangıcından beri var olagelen bir öğreti olduğunu açıkça belirtir. Bu nokta çok önemlidir! Bir diğer husus ise Alevilerin, inanç içindeki farklı uygulamaları, işte o sihirli ve özgün özdeyişin altında dile getirmiş olmalarıdır. Yani inanç erenlerinin “Yol bir, sürek bin bir”  öznesiyle, “süreklerin“ bir tek ana hatta birleşmesinden söz ettiklerini hatırlatmaktadır.

Bu alıntıda da görüleceği gibi Sezgin burada, konuya oldukça yüzeysel yaklaşmışsa da Alevi-Bektaşilerin kendi içerisinde geliştirdikleri bu kuramlarıyla aslında islami-Müslüman olmadıklarını da itiraf etmiştir. Bununla birlikte talipler arasında inancın pratikteki uygulayıcıları olan Réberlerin, Pirlerin, Mürşitlerin, Zakir ve dervişlerin değişik coğrafi yerleşimlerde farkı uygulamalarda bulunması dile getirilmektedir. Bir diğer önemli konu ise, söz konusu inancın uygulayıcılarının (Réberlerin, Pirlerin, Mürşitlerin, Zakir ve dervişlerin) kendi inançlarını; talipleri arasında İslami hiyerarşi karşısında gizleme dürtüsüyle hareket etmeleridir. Zira inanca ilişkin ritsel tatbikleri, İslami çerçeve dahilinde asla kabul görmemektedir. Hatta inanç mensuplarının yok edilmesine dair çıkarılan fetvaların hayata geçirildiği, tarihe sabitlendiği de zaten bilinmektedir. Dolayısıyla gizlenen inancın, farklı bölgelerde değişik uygulamalarla kapalı toplum hayatında yaşatılmasının çabasıyla karşı karşıya kalınmıştır. İşte bir bütünde ortaya çıkan bu erkânların < kuralların farklılaşmanın özlü tanımlaması, Aleviler arasında kendisini “Yol bir, sürek bin bir” kuramıyla mesajlaşmıştır. Devam edelim

Bektaşi dergâhının mensuplarından olan Ali Celâlettin Ulusoy, ilgili eserinde; biraz da karışık bir izahatta bulunur. “Alevi-Bektaşi toplumunda, bölgesel gelenek farkları; çağların ve eğitimin etkisi, uğraşı ve uygarlık düzeyindeki farklılıklar, ayinlerin, törelerin ve hatta günlük toplantıların, ayrıntılarında doğal olarak bazı önemli olmayan değişiklikler doğurmuştur. Ama, kesin olarak Alevi-Bektaşi inancı dışında, Kızılbaşlık veya Rafızilik diye bir sürek söz konusu değildir.” (Ulusoy, 1986: 111) derken, zamansal periyodları içerisinde inancın, üst tanımı olarak dışarıdan verilen Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık, Rafızilik kavramlarını birer “Sürek“ olarak ele alır. Bu çalışmamızda da belirttiğimiz gibi sürekler söz konusu İnancın birer altyapısına işaret etmektedir. Öte yandan daha çok Rafızilik, Şiilikle özdeşleşirken, Kızılbaş tanımı ise 16.yüzyılın bir tanımı olmaktadır. Oysa biliniyor ki; geçmiş asırlarda günümüzün Alevilerine söz konusu bütün bu kavramlarla hitap edilmiştir. Bazılarına göre dinsizlik, bazılarına göre ise Ehl-i Sünnet karşısında Şiilik ve hatta İslami olmayan manalarına da gele Rafızilik de geçmiş asırlar da Alevi toplulukları-sürekleri için kullanılmıştır.

Eserinin “Alevi-Bektaşi Yolunda Sürek Farklılığı” adlı bölümünde Ulusoy, farklı kaynaklarda dile getirilen bazı sürekler hakkında ise şu tespitte bulunur: “Alevi-Bektaşi inancının özüne inememiş veya yeteri kadar inceleme yapamamış araştırmacılar, bu toplumu “Aleviler, Kızılbaşlar, Bektaşiler”  ve hatta “Şehir Bektaşileri, Köy Bektaşileri, Sırçalar, Tahtacılar, Abdallar, Çepniler, Avşarlar, Nalcılar” gibi birçok bölümlere ayırıyorlar. Bütün bu saydıklarımız, temel inançlarında birbirinden farksız olup tümü bir Alevi-Bektaşi toplumunu oluşturmaktadırlar. Meselâ, Kızılbaşlık diye Alevi-Bektaşilikten ayrı bir inanç olmadığı gibi, ayrı bir Kızılbaş toplumu da yoktur. Bu Alevi- Bektaşileri kötülemek isteyenler tarafından uydurulmuş bir sözcüktür. Diğer deyimler de çeşitli bölgelerde o çevre halkının Alevi-Bektaşi toplulukları için kullandıkları isimlerdir veya eski boy isimlerinin kalıntılarıdır” (Ulusoy, 1986: 255). Burada kısmen birlik gerçeğine parmak basan Ulusoy, sözünü ettiği bu farklı toplulukların bir coğrafi birlikteliğe sahip olmadıklarından ve aynı dili konuşmadıklarından ötürü inançlarındaki uygulamalarının farklılaştığını ise göz ardı etmektedir. Zira, bu toplulukların bağlı oldukları Ocaklar ya da Ocak içindeki pir-dede soylularından edindikleri ritsel uygulamalı öğretilerden farklılaşma elbette söz konusudur. İşte bu vesileyle “yolun bir, süreklerin-uygulamaların bin bir olduğu” gerçeği burada  açığa çıkmaktadır.

Eserinin ilerleyen bölümlerinde Ulusoy; Alevi-Bektaşi adı altında ele aldığı sürekleri üç ana grupta toplar. Bunları serçeme olarak Bektaşilik (Çelebiler), Ocakzadeler ve Babagan sürekleri olarak değerlendirir (Ulusoy, 1986: 255-256). Özü  itibariyle alandaki bu kurumsal merkezi uygulayıcıların, süreklerin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadığı göz ardı edilmemelidir. Bize göre de Bektaşiler (Çelebiler, Babaganlar-Türkmen) ve Ocaxzadeler (Kürt) olmak üzere iki ayrı başat konumda olan bu merkezi yapılar, etnik, coğrafi ve bölgelere göre inançsal uygulamada ister istemez bir derin farklılaşmayı hayata geçirmişlerdir. Son yıllarda Bektaşilik ile alakalı bir çok yazılı materyal ortaya çıkarılmıştır. Üniversitelerde, vakıf ve enstitülerde konu hakkında hacmi büyük araştırmalar, yazılı ürünler verilmiştir. Ki bunların çoğunun altı boş olup, bilimsel nitelikten de yoksundur. Buna karşın Ocaxzadeler < Réya/Raa Heqi İnancı (Kürt Aleviliği) hakkında yeterli derecede yazılı ürünlerin olmayışı dikkat çekmektedir. Öte yandan Réya/Raa Heqi inancı hakkında az da olsa var olan yazılı çalışmalar-çabalar karşısında hemen bir karşı çeper de oluşturulmaktadır. Bu da çok ilginçtir. (Yalgın, 2018).

Konuya ilişkin farklı bir yaklaşımı Abdulkadir Sezgin’in de dile getirdiğini görmekteyiz. Sezgin kitabının sonunda “Bektaşi Terimleri Sözlüğüaltında verdiği “Yol” kavramına şu açıklamayı getirir: Yol: Tarikat anlamında kullanılan bir kelimedir. Genellikle Bektaşilerde “Yol bir, sürek bir” dir. Bu deyimin bazen “Yol bir, erkân bir” şeklinde söylendiği de olur. (…) Köy Bektaşiliğinde/ Alevilerde ise, “Yol bir, sürek bin bir” denilir. Aslında bu, geçen zaman içinde “Eğitim eksikliği ve bilgisizlik yüzünden bu hale gelmiştir” diyenler de vardır. Yol, tarikat aynıdır, ama uygulamalar ‘Dede‘ye göre değişiyor, anlamına gelir. Bunda dedelerin ciddi anlamda kusurlu olduğu söylenemez. Tarikatların yasak olması, dedeliğin babadan oğula geçmesi, gizli de olsa dedelerin uygulayacağı sürek, okuyacakları dualar konusunda herhangi bir faaliyetin olmaması bu sonucu çıkarmış; gelinen noktayı savunmak adına da “Yol bir sürek bin bir” deyimi ile mevcut durum savunulmaya başlamıştır”  (Sezgin, 2012/465).

Sonuç yerine,

  • Bütün bu verilerden hareketle şunların altını kısaca çizebiliriz; Demek ki  “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki;  Bu kadim inanç tek kalıba sığıp, “İlahi” olmasın! Tıpkı Gölpınarlının da kodladığı gibi iptidâi yani (ilkel, ilksel. Başlangıca ait, en önce olan. İlk, evvelâ, kontrol altına alınamayan, eski ilkel bir felsefe) kendine özgü bir felsefe (inanç-mezhep-din) olarak kalsın.
  • “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki; doğal sürecinde Vücut-i Mevcudiyet olup, Tek Tanrılı her hangi bir dinin rumuzuyla anlatılmasın-algılanmasın. Takiye’ye uğrayıp kör-topal bırakılmasın.
  • “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki; bütün Peygamberler başta olmak üzere Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e bir nazardan bakılsın.
  • “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki; Meluli Babanın (Karaca Erbil 1892-1989), dilinde, rahatlıkla; “Kamil sözü Kur’an’ımız, Hikmet söyler irfanımız, Hakikattir erkanımız, Yalan yanlış foyamız yok” denilebilsin.
  • “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki; Edip Hârabi gibi(Ahmed Edib 1853-1915-17) bil cümle herkes; “Biz; “Allah ‘Ol!’ emrini vermeden önce de kâinatta idik. O’nun güzel yüzünü hiç kimse görmeden önce biz gördük. Cebrail’e iki ok boyu mesafeden daha yakın olduk.” Ve dahası da var; “Âdem ile Havvâ âlemde var olmadan evvel,  O bilinmezlik içerisinde biz Hak ile yakın olmuştuk” diyebilsin ve o muhteşem insanı, varoluşuyla anlatabilsin.
  • “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki; Hacı Bektaş Veli’nin o cevher niteliğindeki; “hararet nardadır sacda değildir, keramet baştadır tac’da değildir, her ne arar isen, kendinde ara, Kudüs’te Mekke’de, Hac’da değildir” metaforuyla, arayışın İnsandan başka hiçbir yerde olmadığı kuramı anlaşılsın.
  • “Yol 1, Sürek 1001” oldu ki; “… Kadınların kaygıları dertleri, dünya ziynetiyle bezenmek, dünyada bozgunculuk etmektir… Kadınların kötülerinden çekinin; hayırlılarından sıkının… Sakın kadınlarla danışma, onların reyleri zayıftır, azimleri gevşektir.” Diye oğullarına nasihatte bulunan İmam Ali’nin bu sözleri, burada hayat bulmasın.

Ve derken günümüzde;

  • “Yol 1, Sürek 1001” diyen Alevi Pirleri/ dedeleri; Xızır Ceminde, taliplerini İmam Hüseyin için ağlatmaz. “La fetta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar.” Deyip, gençlerine Zülfikar güzellemeleri yapmaz.
  • “Yol 1, Sürek 1001” diyen Alevi kurum başkanları, çoğulcu demokrasilerin gereği, koltuğunda 2 yıldan fazla oturmaz. Yerini gençlere, kadınlara bırakarak, gençlere ve Kadın Analara danışmanlık eder.
  • “Yol 1, Sürek 1001” diyen Alevi aydınları; kendi kişisel ikballeri için bu 21. Yüzyılımızda Ehli beyit retoriği yaparak, yolun evlatlarına masallar anlatmaz. Hurefalarla, geleneksel hikayelerin peşine takılıp sürüklenmez.
  • “Yol 1, Sürek 1001” diyen Yolun evlatları; kendi yol kardeşlerine sevgiyle-saygıyla yaklaşarak, varsa içsel sorunlarını rızalık temelinde kardeşlik hukukuyla, gönül diliyle hal eder.
  • “Yol 1, Sürek 1001” diyen herkes bilmelidir ki; bu kuramla kendi inançlarını hiç bir dinin mezhebi, ekolü, cemaati olarak değerlendiremez. Bu söz; kitabi dinlerin önüne geçen en kapsamlı sözdür. Bu inancın bir sevgi inancı-öğretisi olmasının önemi bu türden sözlerin ağırlığındandır. Bu sözler, öyle sıradan söylenmiş içi boş sözler değildir. Çünkü bu inanç, Hak yol olan, o tek yoldaki erişilen İnsan-ı Kâmilliğin çeşitliliğiyle bezenmiştir, tekliğiyle değil. Evet; deyim yerindeyse bu inançta gidilmesi gereken Yol: ”tek din, tek Peygamber, tek kitap, tek hayat“ değildir. Bunlara saygı vardır ve fakat bizde; “Yol 1, Sürek 1001“ dir.

Hak ile kalın!

Kaynakça

– BAHA SAİD BEY  (2000) “Turkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi  ve Nüsayri Zümreleri“ Kültür bakanlığı yayınları Ankara, Yayna Hazırlayan  İsmail Gökmen.
– GÖLPINARLI, Abdulbâki (1963) “Alevi-Bektaşi Nefesleri“ Remzi Kitabevi, İst
– SEZGİN, Abdulkadir, (2012)  “HacI Bektaş Veli Ve Bektaşilik“ Akçadağ  Yayıncılık Ankara
-ULUSOY, Ali Celâlettin, (1986) “Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevı̂-Bektaşı̂ Yolu.“ Hacı Bektaş (özel yayın)
– YALGIN, Erdoğan, (2018) “Yol 1 Sürek Réya/ Raa Heqi İnancı (Kürt Aleviliği I.) Fam yayın. Ist

Etiketler

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı