1. Haberler
  2. Köşe Yazıları
  3. Haydar Oğur
  4. Kış Dağında Bir Baykuş Ötüyor

Kış Dağında Bir Baykuş Ötüyor

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Son yıldız da sönüp uzak uçurumlar susunca ben yazı’yı seçtim.”(*)

Anamın üç günlük yayla dediği bu fani dünyada, benim tek hazinem bir çift gözüm. Dün kafa kâğıdıma baktım. Meğer yetmişime merdiven dayamışım. Aklıma birden o malum amiyâne tabir geldi. “Yaş yetmiş iş bitmiş.” Sahi yaşayan ne kadar yaşıyor ki zaten? Yüz mü, yoksa daha mı fazla?

Derler ki, bu havalide en uzun yaşayan dedemmiş. Kimi yüz diyor, kimi yüz yirmi… Rivayet muhtelif.

Dedem ki, parlayan ve sönen bir devrin son namlı ‘sefkan’larındanmış. Zamanın da Kabil’iymiş. Gerçi söylemeye dilim varmıyor ama gerçek bu. “Kaza” diyen var. “Şeytan işi” diyen var. “Hırstan, asabiyetten” söz eden var. Bilinmiyor. Daha doğrusu hem biliniyor hem bilinmiyor.

Benim yetmez aklımı karıştıransa şu: Aynı dölden aynı kaba doğan iki kardeş birbirine nasıl kıyar?

Nerdeyse yetmiş yıl önce doğduğum bu tevekkeli dünyada kendime hazine bellediğim gözlerimde yalnız bir sorun var. Öyle küçükler ki. Serçe gözü gibiler. Sanki “ah edip inleyen” Yusuf’umunkiyle yek be yek aynılar.

Yusuf’umu bilen bilir. Bu Kızılbaş dağına bir sevdayla doğdu. Kırım, göç, sürgün derken bir hicranla da (daha dalya demeden) göçüp gitti. Onca şey yaşamasına rağmen son deminde nedense “keşke doğmasaydım anamdan ero” deyip durdu. Zaten olmayan gözleriyse giderek seçilemeyen upuzak bir noktaya döndü.

Peki ya bir gün bana da aynı şey olursa? Şu serçe gözlerime durduk yerde bir halel gelirse? Sahi ben ne yaparım o zaman? Alır başımı “kalanlara selam olsun” deyu çeker giderim mi yoksa?

Şimdi bizimkilerin “zımıstano” dediği mevsimdeyim ya, gözlerimi yatırıp ıraklara baktıkça yekten ahu gözlü anam geliyor aklıma. Ne vakit ufka baksa mahzun mahzun söylenirdi. En çok da kendini büyük suya atan oğlunu düşünürdü. “Bir gün tıpkı gençliğindeki gibi sırtında kitap dolu heybesiyle çıkıp gelse yine” derdi.

Oğul ki, ne oğulmuş ama. Garba fırlatılmadan önce güne doğan sabah güneşiymiş sanki. Tenbûru hâlâ bizimkilerin “ustınê” dediği virane konağın orta direğinde asılıdır.

Bir gün, garbın Bizans’ında şehrin o hay u huyunda kalkar, efsanesini zamana ve rüzgâra bırakır, kendini büyük ummana atar.

Öyledir işte. İnsanı ve hayatı kim önceden bilebilir ki? Mukadderat dedikleri, başlı başına bir muamma değil mi zaten? Kimin hangi dalda baykuş, hangi davada martir, hangi yer ve zamanda galip ya da mağlup olacağını kimse bilmez ki. Biz ne dersek diyelim. Sonuçta hayatın kendine özgü bir akışı var öyle değil mi?

Yine de ben derim ki, bu kara zamanda, güneşe dimdik bakar gibi hayatı uzun uzun okuyanlar sağ olsun. Bir sınıra varıp da geri döne döne eriştiği menzili idrak edip maksuduna yürüyenler sağ olsun.

Ne demiş Zerdüşt? “Ademoğlu kirli bir ırmaktır.” Kimin nerde ne yapacağı bellolmaz ki!

Kendi payıma ben bu hayatın ezeli mağlubuyum. Bütün bilmelerimi o yüzden rafa kaldırdım. Sahi insanın kafasını ara sıra havalandırması ne iyi! Kim bilir belki de yazı’da ısrarımın yegâne sebebi bu. Şurası kesin ki, yaratma cesaretini hiç ama hiç yitirmedim.

Şimdi iki gözüme (üstelik iki küçük gözüme) niye hazine dediğimi anladınız mı? Onları yitirirsem okuyarak ve düşünerek katlanıp sağalttığım bu hayatı gün gelir ıskalayabilirim.

Tek emelim var. Bu yıldızı şirin Kırmanç ülkesinde tek bir emelim var. Altımda atım olsa, bir de argın düştüğünde bağlanacak dalım olsa, hiç durmam yerimde. Baştan sona kat- ederim şu kutsal diyarı. Ezeli kavmim nerde güldü, nerde ağladı, nerde boğazlandı tek tek görüp gün ışığına çıkararak; bu kendini durmadan yalanlarla besleyen verili tarihin yüzüne okkalı bir şamar gibi fırlatmak isterim.

Biliyorum. Bu dediklerim hayat boyu kış uykusuna yatanların bir kulağından girip öbüründen çıkar. Benim derdim kendimle elbette. Hatta dedemin tarih kadar uzun sakalıyla.

Kim ne derse desin. İnsan önünde sonunda aslına rücû edermiş.

Son demini hatırlıyorum. Hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Teneşire yatırdıklarında bir dağın uzunluğu gelmişti aklıma. Nasıl ki ilkini aşarsın, ikincisine kadem basıp diğerine hazırlanırsın ya, işte öyle.

Peki onca yaşamanın ve bilmenin sol memesinin altındaki göğse hiç mi faydası olmamış? Sahi dedem o malum -ve elim- hadiseden sonra yüz yirmi yıl nasıl yaşadı?

Mezarı şimdi herkesten uzak, koca bir tepede, akkavakla kara meşe ormanının tam ortasında. Önünde de yıllar var ki, bizimkilerin kutsal bildiği, her derde deva ziyaret suyu akmaktadır.

Benim dilemmama gelince; (Yanlış anlamayın. Henüz tam vuzuha çıkaramadığım için öyle diyorum.) İnsanın, ecel saati geldiğinde son arzusu olur ya, benim de bir dileğim var. Kendime bu dünyada hazine bellediğim varla yok arası şu iki fersiz-fecirsiz gözüm bir gün, hayata tümden kapanırsa son arzum; “beni de dedemin yanına gömün” olsun mu?

                                                                      

(*) Emirhan OĞUZ