Umumi müfettişler toplantısında General Alpdoğan’ın yaptığı konuşma

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Herkese bir Türk soyadı verilecek, insanlar bir iki nesil içinde gerçek ailelerini, köklerini unutarak Türkleşeceklerdir.

Hükümet,  bir çıbanbaşı olarak gördüğü Dersim’i kökten çözmeye karar verdiğinde hemen harekete geçer ve bölgeyi olağanüstü yetkilerle donatılmış bir Genel Vali’nin yönetiminde Dördüncü Umumi Müfettişlik kapsamına almak ister. Bu amaçla 11 Kasım 1935 tarihinde TBMM’sine Dördüncü Umumi Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun Tasarısı sunar. Hemen ardından Dersim’in adı ve idari yapısı değiştirilir. 25 Aralık 1935 tarihinde, Tunceli Vilayetinin İdaresi hakkında Kanun Tasarısı TBMM tarafından kabul edilir ve 2 Ocak 1936’da yürürlüğe girer. Buna göre Dersim’de Munzur[Tunçeli] ile Murat[Bingöl] (*1) adlı iki yeni vilayet kurulur. Bu illere güvenlik gerekçesiyle Üçüncü Umumi Müfettişlik kapsamından olan Erzincan ‘da ilave edilerek Elazığ merkezli Dördüncü Umumi Müfettişlik kurulur. 6 Ocak 1936 tarihli ve 2/3823 sayılı yasayla da Dördüncü Umumi Müfettişlik Kurulmasına Dâir Kararname yayınlanarak yasallaşır. Başına da askerlikle ilgisi devam etmek üzere ve rütbesi ile ilgili yetkilere sahip olan Korgeneral Vali ve Kumandan, olarak atanır.

Tunceli’ye Vali olarak atanan Korgeneral Hüseyin Abdullah Alpdoğan, aynı zamanda askerlikle ilişkisi kesilmeyen Korgeneral rütbesinde yetkili bir askerdir ve Dördüncü Umumi Müfettişliğinde Genel Valisidir.   Genel Vali’nin yetkileri arasında, hem bakanlar kurulunun, hem tek tek bakanların hem de TBMM yetkisinde olan idam gibi yetkileri vardı. Vali idam hükümlerini tecil edebilirdi, tecil edilmeyen idam cezaları infaz ediliyordu. Vilayet memurlarını tayin etmek, kaza ve nahiyelerin hudut ve merkezlerini değiştirmek gibi yetkilerinin yanı sıra, istediği zaman istediği kişileri, aileleri veya köylüleri vilayet içinde başka bir yere veya vilayet dışına sürgüne göndermeye de yetkilidir. Genel Vali’nin yargı üzerinde de büyük yetkileri vardır; tutuklananlara, tutukluluk nedeni bildirilmiyor, suçun ne olduğu bilinmiyor, savunma yok, avukat yok, İddianame ve yargılama beş günde bitiyor. Karara Yargıtay (temyiz) yolu kapalı; idam cezası dâhil, idamın infazına komutan karar veriyor ve aynı saatte infaz ediliyor. Ve  tabii ki Genel Vali bölgedeki CHP’nin de il başkanıdır.

Özetle: Dördündü Umumi Müfettişliği, hem Vali, hem Kumandan, hem yargıç, hem de Genel Validir; yani, idari, askeri, hukuki ve politik yetkilere sahip tek kişidir. Dördüncü Umumi Müfettişi olan Abdullah Alpdoğan sahip olduğu bu olağanüstü yetkileri kullanarak, Dersim hadisesini, on binlerce masum insanın hayatına mal olsa da kökünden hal edilecektir. Bu anlamda Genel Vali’nin Umumi Müfettişleri toplantısında yaptığı ve oldukça önemsediğimiz konuşmasını okuyucuya aktarmak istiyoruz.

7-22 Aralık 1936 tarihinde Ankara’da İçişleri Bakanı Şükrü Kaya başkanlığında “Umumi Müfettişler Toplantısı” düzenlenir. Bu toplantıda Dördüncü Umumi Müfettişi Abdullah Alpdoğan’da bir konuşma yapar. Bu konuşmanın önemi, “Tertela Desımê” denilen Dersime yapılacak müdahaleden önce yapılmış olmasıdır.  Konuşmada Dersime nasıl bir müdahalenin yapılacağına dair ipuçları vermektedir. Konuşmayı özetleyerek veriyoruz:

“Başbakanın 1935 yılında yaptığı Doğu seyahati sırasında yazdıkları yüksek raporlarında, Dersim ve çevresi için kaydedilen görüşler Bakanlar Kurulu’nca tasvip buyrulmuştur. Bunun sonucu olarak, 1936 senesinin ikinci günü yayınlanan kanunlar gereğince, Dördüncü Umumi Müfettiş ile Tunceli [Vilayeti] teşkil olunmuştur. Tunceli Vali ve Komutanı ve Dördüncü Umumi Müfettiş sıfatı ile 1936 senesi ikinci ayının birinci günü bir subay ile birlikte Elâziz’e [Elâzığ] vararak işe başladım.” (…)

Konuşmanın bu bölümü, Tunceli’ye yapılacak bir hareketin gerekçelerini anlatıyor:

“İşe başladığım zamana kadar Dördüncü Umumi Müfettişlik mıntıkasında can ve mal emniyeti yoktu. Çünkü gerek Bingöl vilayetinde ve gerekse Tunceli vilayetinde silahlı çapul kolları gezer, halkı ve köyleri vurur, bu kollar Erzurum, Erzincan, Muş gibi yakın vilayetler mıntıkasına geçerek, oradan aldıkları yardımcılarla birlikte, yolları keser, adam öldürür, köy, ağıl, değirmen, karakol basar, davar, eşya, para çalarlar idi.  Yabancı memleketlerden ve yakın vilayetlerden bizim mıntıkaya gelmiş bazı insanlar, halkı devletin aleyhine ayaklanmaya ve silah kullanmaya teşvik ederlerdi. Mıntıkanın asayiş ve emniyet manzarası da budur.

Teşkilatımız tahakkuk edince, bir önceki paragrafta yazılan suçları yapanlar ve yaptıranlar endişeye düşmüşlerdi. Bu endişeli insanlar, aralarında mektupla, toplanma suretiyle konuşmalar yapmış ve kararlar almışlardır. Bunlar da şunlardır:

a)Bizleri Ermeniler gibi kırıp imha edecek,

b)Öldürücü havalı yerlere göndermek suretiyle öldürecek

c)Islahat yapıp adam öldürecek

(a) ve (b) maddeleri tatbik olunursa, silahla ölünceye kadar karşı koymak kararı halk tarafından alınmış olduğu işitilmiş ve öğrenilmişti. Halkın kafalarında esen rüzgâr da bu idi.

[Kaymakamlardan ve Daire Müdürleri’nden oluşan] Umumi Meslis’ten dönen Kaymakamların ve seyahatimde kendimin halkla yaptığım temaslarda, hükümetin maksadı,

a)Mıntıka halkını ıslah etmek

b)Mıntıkayı diğer vilayetler gibi imar etmek olduğu, kanuna itaat lüzumu, suç işleyenlerin cezalandırılacağı, suçsuzların hükümetten hakiki evlat muamelesi göreceği anlatılmıştır.

Vali ve Kumandana yüksek salahiyetler veren Tunceli Kanunu’nun içeriği de anlatılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kendilerini Türk soyundan bildiği ve herkesin [hiçkimsenin] vicdani akidesine karışmadığı ve fakat kimsenin kimseyi de şu veya bu mezhebe girmeye teşvik ve icbara salâhiyettar olmadığı da anlatınca, gönülden hükümete bağlılık duyguları doğduğu da sezildi ve bütün memurlara yukarıdaki esaslar dâhilinde muameleler yapılması da emirle tebliğ edildi.” (…)

Konuşmanın bundan sonraki bölümde, Dersim’in içlerine doğru, askeri harekâtın hızla ve suretle yapılması için gerekli olan yolların, köprülerin, yine askeriyenin kalıcı olarak kalması için yapılacak kışlaların, hükümet konaklarının ve lojmanların ve vb. imar işlerini anlattıktan sonra, konuşmasına şöyle devam eder:

“Bingöl ve Tunceli vilayetleriyle kazalarının hükümet konaklarını devlet nüfuz ve kuvvetinin, cahil gözler önünde çabucacık azametiyle gösterilebilmesini temin için ve Türklük duygusunun kökleşmesi için de mekteplerin, dispanserlerin, hastahanelerin yapılmasını çok faydalı bulurum. Yeni kurulacak kaza merkezlerinde ve yeni yapılan kışlalar civarında hükümet memurları ile subaylar için evler [lojmanlar]yapılmasına zaruret vardır.”

Alpdoğan tam bir sömürge valisi gibi konuşmaktadır, kısa sürede yapılacak resmi binalar aracılığıyla devlet gücünü cahil halka göstereceğini söylemektedir. Askeri hareket için gerekli iletişim aracı olan telgraf ve telefon hatlarının döşendiğini, Elazığ ve Dersim’i diğer illere bağlayan yollarında büyük oranda tamamladığını anlattıktan sonra, konuşmasına, esas amaçlarını ne olduğunu anlatmaktadır.  Amaçları arasında, demiryolunun geçtiği ve bölgenin en verimli yeleri olan Elazığ-Palu ile Bingöl-Muş arasındaki ovalara, demiryolu hattı boyunca sağına ve soluna onar kilometre boyunca Türkçe konuşan muhacirleri yerleştirerek, hem bölgenin demografik yapısını bozmak hem de Türkçeyi konuşan egemen dil haline getirmek, ikicisi de bölgede okullar açarak, Kürtleri asimile etmektir. Bilindiği gibi, yol, karakol, hapishane ve okul, dördü de sömürgeciliğin temel kurumlarıdır. Yol daha çok asker, silah ve cephane taşımak için kullanılır. Karakol baskı unsurudur, hapishane ise cezalandırma. Okul, sömürgeci devletin, yerli halkı, sömürgeci amaçları doğrultusunda yetiştirmesi için gerekir. Sömürgeci devlete bu da yetmemiş olacak ki bir de bölgenin ulaşılması en kolay ve en verimli arazilerine muhacirler yerleştirmek süratiyle bölgeye egemenliğini pekiştirmeye çalışmaktadır. Bu kavramların tümü Genel Vali Alpdoğan’ın konuşmasında sıkla geçmektedir. Alpdoğan konuşmasına şöyle devam eder:

“Mıntıkamızda Türk dilini fazla ve eski Osmanlıcayı az konuşturmak, Türk kültürünü kuvvetlendirmek için ittihaz (alınmış) edilmiş kararlardan birisi, muhacir iskân işidir. İskân mıntakamız birinci derecede Elâziz [Elâzığ] ve Palu, ikinci derecede Çapakçur ovalarıdır. Üçüncü derecede de Elâziz [Elâzığ], Palu,, Çapakçur, Muş demiryolu ve şosesinin onar kilometrelik tarafları, dördüncü derecede Diyarbekir [Diyarbakır], Genç, Bingöl, Erzurum ve Palu, Ohi, Kiğı, Erzincan yolunun üstüdür.

Bu tertipten maksat, adı geçen ovalarda Türk kültürünü merkezileştirmek ve kuvvetlendirmektir. İdari, iktisadi, içtimai ana müesseseler buralarda kurulacak ve mıntıkanın dağlık kısımlarındaki köylerde yaşayanlar ihtiyaçlarını ve duygularını bundan temin ve tatmin edecektir. Bununla beraber, devlet içinde ana güzergâhlara emniyetli Türk kütleleri yerleştirilmiş olacaktır. (…)

İkincisi mektep işidir. (…) Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor, Türk duygusu aşılanıyor. Bu mekteplere heves ziyadedir. (…) Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan olan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskânları düşünülüyor. Bu hususta hazırlık yapıyoruz. (…) Tunceli içerisinde bulunan Türk soyundan ve Türkçe konuşan, dağ Türkçesi bilmeyen, yersiz yurtsuz, şunun bunun yanında marabalık eden insanları, yeni kurulan kaza merkezlerinde ve civarındaki araziye nakil ve iskân ederek toplamak istiyoruz. Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek olan bu hususta da hazırlıktayız. (…)

Bundan sonra Tunceli’de kalması caiz görülmeyecek derece fesatçılık ve itaatsizlik gösterecek mahdut insanlar çıkarsa, tedipleri (terbiye etme) ile beraber Dördüncü Umumi Müfettişlik [mıntıkası] haricine çıkarılmalıdır. (…)

Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek, Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır. (…) Yaşamayan çocuklara verilmekte olan Ermeni adlarının men edilerek Türk adı koydurulmalıdır. (…) Seyyar sinemalar göstermek ve Halkevlerinde devamlı çalışmak suretiyle Türk kültürünü aşılamaktır.”

Genel Vali, Kürtlerin hızla Türkleşmesi için, onların Türk isimlerinin verilmesini önermekte ve soyadı kanuna neden gerek duyulduğunu açık bir şekilde anlatmaktadır. Herkese bir Türk soyadı verilecek ve bundan böyle bu soyadla çağrılacaktır. Böylece insanlar bir iki nesil içinde gerçek ailelerini, köklerini unutarak Türkleşeceklerdir.  Acıdır ki, bu girişim, büyük oranda başarılı olmuştur. Asimilasyonun en önemli araçlarından biri olan okullar için de Genel Vali şöyle konuşmaktadır:

“Türk kültürünün çabuk ileri götürülmesi vasıtalarından birisi olan kültür vaziyeti şöyledir: Bingöl vilayetinde 393 talebeli on öğretmenli yedi mektep vardır. Tunceli vilayetinde 1.326 talebeli 37 öğretmenli 21 mektep vardır. Bunun birisi 800 talebeli bir orta mekteptir. Bu orta mektebin liseye yükseltilmesi çok faydalıdır. Hususi idareler, bütçesi cılız olduğu için, Bingöl, Tunceli’de mektep açmaya imkân bulunmamıştır. Önümüzdeki sene için Tunceli vilayetine on, Bingöl vileyetine beş mektebin masraflarının Maarif Vekâleti bütçesinden temin edilmesi suretiyle yardım edilmesini arz ve rica ederim. Tunceli’de biri kaza merkezinde, altısı nahiye ve köylerde yedi mektep açılabilir. Şu halde, Dördüncü Umumi Müfettişlik’de [mıntıkasında] talebe mevcudu 5.209’dur. 100 kişide birbuçuk kişi okuyor demektir. (…)

Dördüncü Umumi Müfettişlik mıntıkasında esaslı hiçbir hapishane yoktur. Mevcut cezaevleri ya asarı atikadan olan bir câmidedir (…) Yahut kerpiçten adi binalardır. Veya bazı hükümet konağı ittihaz edilmiş binaların yer katlarındadır. Bu hal, birinci derecede inzibatı bozuyor. (…) Hem de halkın menfi duygularla kanaatlerine tesir yapıyor. Cezaevleri ıslahevi olduğu halde, devlet aleyhine kötü zihniyetler doğuruyor. 120 kişi yatmasına ancak müsait olan Elâziz [Elâzığ] hapishanesin de bu kabilden olmakla beraber 500 kişiyi yatırmak zaruretinde kalmıştır. (…)Elâziz [Elâzığ] hapishanesi memleket için bir tehlike membaıdır. (…) Dördüncü Umumi Müfettişlik mıntıkasında hapishaneler vücuda getirmeye şiddetle ihtiyaç vardır. Bugünküler âdeta gayri insanidir.” (*2)

(*1) Munzur olarak düşünülen vilayetin, Alpdoğan’ın tavsiyesi ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın önerisi ile Tunç-eli olarak değiştirilecektir, daha sonra fonetiğe daha uygun geldiği için Tunçeli, Tunceli olarak yerleşecektir. Aynı şekil de Murat ismi de Bingöl olarak değiştirilecektir.
(*2) Cemil Koçak; Umumi Müfettişlikler (1927-1952), İletişim Yayınları, İstanbul, 2010. s, 253-257

Umumi müfettişler toplantısında General Alpdoğan’ın yaptığı konuşma
Giriş Yap

Dersim Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin
BEDA