İlkokulu Dere nahiyesinde okuyorduk. Köyümüzle okulun arası yaklaşık bir saatlik bir yoldu. Kış geldi mi kar, yeryüzünü sessizce örten bir örtü gibi değil, adeta bir sınav gibi inerdi dağlara, yollara. Bizden büyük sınıflar öncü birliklerimiz olurdu; onlar karda yolu açar, bizler de boy sırasına göre izlerinden yürürdük. Bu, çocuk aklımızla kutsal bir tören gibiydi. Yıllar geçtikçe bu yürüyüşün anlamı da büyüdü; çünkü bir gün yol açma sırası bize gelecekti.
Zorlu yıllardı… Ama yine de mutluyduk. Çünkü kendi dilimizde konuşabildiğimiz sürece dünya bize eksik görünmezdi. Okulla aram hiçbir zaman tam anlamıyla iyi olmadı; çünkü orada bizden, kendimiz olmaktan vazgeçmemiz isteniyordu. Uzun yıllar anlayamadım: Annemin beni sevdiği, koklayıp ninniler söylediği, stranlarla içimi ısıttığı dil neden yasaktı? Bu nasıl bir “medeniyet”ti?
Sonraları anladım… Bu, bir halkın damarlarını kesmenin, hafızasını kurutmanın başka bir yoluydu. Biz de bu bilinçsizliğin içinde, iyi Türkçe konuşabilmek için var gücümüzle çabaladık. Ama kendi başımıza kaldığımızda yine aslımıza dönerdik. Çünkü ana dilimizde edilen bir küfür bile tuhaf bir şekilde daha zarif, daha sevimliydi.
Sanırım birinci ya da ikinci sınıftaydık. Ben, Hasan Özer, Ahmet Ördek, Feti Asma, Bünyamin Yalçın ve Tahir Özer… Hep birlikte nahiyenin bakkalına gitmiştik. Bakkalın adı Ali Goşker’di; biz ona “Apê Ali” derdik.
O gün dükkânda gördüğümüz şey karşısında büyülenmiştik. Küçük, yuvarlak, canlı ve parlak… Daha önce hiç görmediğimiz bir renk gözlerimizin içine bakıyordu. Sonradan “oranj” olduğunu öğreneceğimiz o renk, sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Hepsi neredeyse aynı boydaydı; düzenli, çekici ve gizemliydi.
Kasada duran o parlak toplara bakakalmıştık. Ne olduklarını bilmiyor ama onlara hayran olmaktan kendimizi alamıyorduk. Bu nasıl bir güzellikti? Ne işe yarıyordu?
Apê Ali’ye sorduğumuzda, “Yenir onlar,” dedi. Şaşkınlığımızı gizleyemedik. Hepimiz harçlıklarımızı bir araya getirip birkaç tane aldık.
Sıra geldi onları yemeye… Önce sabırsızlıkla kabuklarıyla ısırdık. Tadının acı olduğuna karar verdik. Kendi aramızda tartışırken Apê Ali gülümseyerek yanımıza yaklaştı. Belli ki bizi duymuştu:
“Onlar kabukları soyularak yenir,” dedi. “Adı da portakal.”
İşte bizim kuşağın, o büyülü “oranj” renkle ve o eşsiz tatla portakalla tanışma hikâyesi böyle başladı.
O güzelim çocukluk dostluklarımıza, aşk ile…
Dersim-Hozat karayolunun Demirkapı mevkisinde, tuz ve mineral ihtiyaçlarını karşılamak için yola kadar inen dağ keçileri…
Son on yıldır Munzur ve Pülümür Vadileri, Munzur Gözeleri ve havzası yoğun ekolojik tahribata maruz…
Abdullah Öcalan’ın başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında Meclis’ten geçen yasa ile yeni bir…
Süleymancılar’ın eski lideri Arif Ahmet Denizolgun’un şüpheli ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının…
YENİ Parti Gaziantep Milletvekili Melih Meriç, uğradığı bıçaklı saldırı sonucu yaralandı. Olay, akşam saatlerinde Karataş…
İki gözünde ileri derecede görme kaybı bulunan ve Grup Ekin'in solisti ve yazar Metin Turan…