
Bugün takvim, yine o yaprağı düşürdü. Dört yıl oldu. Dört yıl, dört çentik. Zamanın gövdesine atılmış. Emirali Yağan, arkadaşımız, yoldaşımız, cümle hakikatin kardeşi… Aramızdan ayrılalı dört yıl.
Seksenli yıllarda, kaldırımlarını arşınladığı, kahvelerinde susup biriktiği, gecelerini kâğıda döktüğü Paris’te kaybettik onu. Paris griydi, soğuktu, yabancıydı. Ama o, grinin içine Dersim’i işledi. Kâğıdın beyazına, Munzur’u akıttı. Son yolculuğu, oradan başladı, Dersim’in baharına oradan vardı. Bahar, onu bekliyordu. Munzur, o bahar başka akıyordu. Dağ, o bahar başka susmuştu.
Çok erkendi gidişi. Erken, hep erkendir. Vakit dolar sanırsın, dolmaz. Kelime biter sanırsın, bitmez. Emirali’nin cebinde daha yazılmamış şiirler vardı. Defterinin arasında, kurutulmuş kekik. Paris’in grisine inat, Dersim kokuyordu. Biz, o kokuyu alınca anladık: Gidiş, gitmek değilmiş. Dönmekmiş.
Kabına sığmayan bir kişilikti. Dersim, kaba sığmaz. O da sığmadı. Tabulara meydan okurken kırıcı olabiliyordu. Söz, taş gibi. Atınca, cam kırar. Ama taş, temel de olur. Onun taşı, temel oldu. Bir gün kolunu alçıda görünce gülümsedi. “Ne oldu?” dedim. “Köyde, toprak yüzünden bir akrabayla kavga ettik,” dedi. O kavgadan Emirali’nin payına kırık kol kalmıştı. “Sana yakışmıyor,” dedim. “Haklısın, ben de yakıştırmadım,” dedi, “ama öğreticidir köy kavgaları, Ferhat.” Öğreticiydi. Çünkü köy, kavgayı da barışı da topraktan öğrenir. Kol kırılır. Toprak kalır. O, kolunu değil, toprağı tuttu.
Sağlık sorunları büyüyünce Paris’te tedavisini sürdürdüğü evinde Mikail Aslan, Hasan Hayri Ateş, Erol Aydın ve İlhami Erdoğan’la ziyaret ettik. Duvarlar kitap doluydu. Pencerede Dersim’den bir fotoğraf. İyi değildi, farkındaydı. “Ölüm kapıyı çalmaz, eşikte bekler,” dedi gülümseyerek. Eşiği biliyordu. Telaşlıydı; gitmeden yazdıklarını toparlıyordu sanki. Telaş, gitmek için değil, kalmak içinmiş. Kelimeyi, defteri, kekiği yerleştiriyordu. O an anlamadık. Bir süre sonra üzücü haberi aldık, gitmişti.
Yazıları, şiirleri ve hayatıyla Emirali Yağan, tepeden tırnağa Dersim’di. Paris’te yaşadı, ama Parisli olmadı. Sürgün, kimliğini soyamaz. Onun cümlesinde 38’in külü vardı. Mısrasında Munzur’un serinliği. Noktasında, Demirkapı’nın cevizi. Virgülünde, bir ana nefesi. Dersim, haritada değil, insanda yaşar zaten. Emirali, yürüyen Dersim’di. Konuşan Dersim’di. Kırık koluyla bile Dersim’di. Susunca bile Dersim’di.
Bu ayrılığın bugün dördüncü yıldönümü ve Emirali Yağan arkadaşımızı derin bir özlemle, sevgiyle anıyoruz. Her dizimiz kanayınca onu anarız. Her köy kavgası duyunca onu hatırlarım. Kırılsa da eğilmeyen bilekte, toprağı bırakmayan elde, kavgayı öğreten, barışı büyüten o çatlaktaki sabırda var. Kurumuş kekiğin arasında, Demirkapı cevizinin kabuğunda, Paris’in grisine inat Munzur’u taşıyan nefeste var. Her konserimde Dersim’in dağına yaslanıp söylediğim “Hefe Kırmanciye”de var.
Hardo Dewres, ewliyaye Re Haqiye torê alboz be.
Ma to hovira nekerdime.
