1. Haberler
  2. Güncel
  3. Bakırhan: Barış karşılıklı adım atma sürecidir

Bakırhan: Barış karşılıklı adım atma sürecidir

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, son dönemde kamuoyunda tartışılan “yeni süreç” tartışmalarına dair kritik uyarılarda bulundu. Barışın ancak karşılıklı adımlarla ve güven inşasıyla mümkün olabileceğini vurgulayan Bakırhan; çözümün zamana yayılmasının ve “önce-sonra” gibi şartlı ikilemlerin süreci çıkmaza sokacağını belirtti. Bakırhan, “Barış sözle değil, sözün hukukla bağlandığı anda başlar” diyerek iktidarı somut adım atmaya çağırdı.

Dünya genelinde yaşanan ticaret yolları ve enerji savaşlarını merkeze alan bir perspektifle kürsüye çıkan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Orta Doğu’daki krizlerin çözüm anahtarının demokratikleşme olduğunu söyledi. Kürt meselesinde “başkentlerle müzakere” stratejisine dikkat çeken Bakırhan; Ankara’dan Tahran’a, Bağdat’tan Şam’a kadar bölge ülkelerinin kendi içindeki Kürt gerçekliğini kabul etmesinin hem devletleri hem de halkları güçlendireceği bir “kazan-kazan” modeli önerdi.

Grup toplantısında Türkiye’nin içinden geçtiği hukuk ve ekonomi krizine geniş yer ayıran Tuncer Bakırhan; kayyum atamalarından siyasi etik yasasına, KHK’lıların mağduriyetinden iş cinayetlerine kadar toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren başlıklarda iktidara yüklendi. Hukukun “kişiye ve partiye göre” işletildiğini savunan Bakırhan, Türkiye’de siyasi iklimin normalleşmesi için tüm partilere “86 milyonun geleceği için bir araya gelelim” çağrısında bulundu.

Tuncer Bakırhan grup toplantısında şunları söyledi:

“Ankara’nın dış müdahaleye karşı tutumunu anlamlı buluyoruz”

Dünya artık yalnızca enerji kaynakları için kavga etmiyor. Eskiden petrol, doğal gaz için kavga ediyorlardı. Evet, bu da var ama asıl büyük kavga o enerjinin ve ticaretin geçtiği yollar üzerinde veriliyor. Güç savaşları artık boğazlarda, limanlarda, koridorlarda, geçitlerde yaşanıyor. Kapitalizm tarihi boyunca iletim ve tüketim krizleriyle milyonların hayatına karabasan gibi çöktü. Bir bela oldu insanlığa. Şimdi de dolaşım kriziyle dünya halklarını tehdit ediyor. Enerjinin nereden geçeceğinin kendisi bir savaş ve kriz gerekçesine dönüşmüş durumdadır. Önümüzdeki günlerde de Malaka Boğazı başta olmak üzere kimi boğazları, geçitleri tekrar konuşmak durumunda kalacağımız görülüyor. Bu çerçevede İran Savaşı’na baktığımızda Sayın Öcalan bir şeye dikkat çekmişti. Bir görüşmesiyle üç önemli çizgiden bahsetmiştim. Birinci çizgi ABD-İsrail çizgisidir. Bu savaşla hükmeden akıldır. İkinci çizgi İngiltere’nin başını çektiği çizgidir. Bu da dengeyle oyalayan statükocu bir akıldır. Üçüncü çizgide demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. Yani uğruna bedeller ödediğimiz, mücadele ettiğimiz çizgidir. Bu demokratik bir toplum isteyen bir akıldır. Şimdi başta İran olmak üzere birçok yerde aslında bu üç çizgi karşı karşıyadır. Birbiriyle mücadele ediyor. Biz tüm Orta Doğu’da olduğu gibi, İran’da da demokrasi ve ortak yaşamı savunuyoruz. Sadece Kürtlerin hakkını değil, Azerilerin, Beluçların, Nurların, Türkmenlerin en çok da cimciyan azadi diyen İranlı kadınların hakkını, hukukunu savunuyoruz. Biz İran’a ve Orta Doğu’ya sadece petrol, doğalgaz, petro, dolar olarak bakmıyoruz. Burası medeniyetin mayalandığı, hakların ve inançların yüzyıllarca yan yana yaşadığı bir coğrafyadır. Türklerin de 2000 yılın üzerinde bir geçmiş tarihleri var bu coğrafyada. Bu gerçeği gözetmeyen her ekonomik ve bölgesel güç büyük bir yanılgı yaşar, kaybeder. Türkiye’de artık eski kodlarla, eski korkularla değil, barış ve demokrasi eksenli, akılcıl bir siyasetle bölgeye bakmalıdır. Ankara’nın dış müdahaleye karşı tutumunu anlamlı buluyoruz. Ankara, Kürtlerin, kadınların, farklı hakların ve inançların tanınması için de Tahran yönetimine bir çağrıda bulunabilir. Bu Türkiye’nin pozisyonunu güçlendirir. Böyle bir yaklaşım Kürtlerin de İran’daki ezilen halklar ve inançların da Ankara ile olan bağını güçlendirir. Şunu da belirtmek istiyorum.

“İyi Kürt-kötü Kürt ayrımı yapılmaya devam ediliyor”

Dikkat edin, biz her konuşmamızda neredeyse standart bazı kelimeler var. Barış diyoruz, hukuk diyoruz, demokrasi diyoruz, özgürlükler diyoruz. Çünkü buna inanıyoruz, bunun kavgasını yürütüyoruz. Ama birileri çıkıp hâlâ o bayat, sonu gelmeyen şeyleri tekrar edip duruyor. İyi Kürt kötü Kürt ayrımı yapmaya devam ediyor. Biz bu dili tanıyoruz. Bu dil doğru bir dil değil. Bu dil Kürtlere yönelik böl-yönet politikasıdır. Bu dil sorunları çözümsüz kılan bir dildir. Kürt örgütleri ve liderleri, siz de hepiniz dinlediniz. Hem Orta Doğu’daki savaşta hem İran’da süren savaşta en başından beri müdahale eden değil, müzakere eden yana olduklarını açıkladılar. Onun için Kürtleri ayıran dil, dünyanın neresinde yaşıyorsa yaşasın, Kürt partilerinin ve önderlerinin, öncülerinin hegemon ve emperyal güçlerden yana olmayan tutumlarına bence saygı göstersinler. Kürtleri bölerek, parçalayarak, farklı göstererek kimse bir yere varamaz. Açık söylüyoruz. Kürtler yaşadıkları ülkelerin başkentleriyle sorunlarını çözmek istiyor. Yanlış mı yapıyoruz? Türkiye’de sorunumuz varsa Ankara’yla çözmek istiyoruz. Irak’taki Kürtler sorununu Irak devletiyle çözmek istiyor. Kiminle çözecekler? Suriye’de bir sorun varsa bir muhatabı Kürtler ise diğer muhatabı Suriye yönetimidir. İran’da da Kürtler sorunlarını İran devletiyle çözmek istiyorlar. Ama bu başkentler de Türkiye’nin bu başkentlerle çözmek istedikleri bu duruşuna saygı göstermeliler, statükodan ve çözümsüzlükten vazgeçmeliler artık. Tahran, Mahabat’ın hakkını tanırsa İran güçlü olur. Şam, Kobani’yi kabul ederse Suriye güçlenir. Bağdat, Hevler’in, Süleymaniye’nin hakkını korursa Irak güçlenir. Ankara, Diyarbakır’ın hukukunu tanırsa güçlenir. Büyür, demokratikleşir. Böyle bir perspektifle hem bölge ülkeler hem de Kürtler kazanır. İşte kazan-kazan politikası budur.

“Adres kim, kim adım atacak?”

Değerli halkımız, Türkiye yüzyıllık tarihinin en stratejik ve en kıymetli sürecini yaşıyor. Bizim Barış ve Demokratik Toplum süreci dediğimiz süreç. Bu önemli süreçte önce-sonra ikilemi kurmak, süreci teyit mekanizmasına havale etmek, çözümü geciktirme çabasıdır. Bu çaba sadece çözüm karşıtlarını cesaretlendirir ve süreci enfekte etme riski taşır. Barış eş zamanlı ve karşılıklı adım atma sürecidir. Barışın siyasal iklimini oluşturmak için de adımlar atılmalıdır. Bakın bizden önce Sayın Bahçeli aynen bu kürsüden şunları söyledi. Artık adımlarla ilgili oyalanmaya gerek yok dedi. Evet biz de katılıyoruz. Artık atılacak adımlarla ilgili ne oyalanmaya gerek var. Dün de Sayın Cumhurbaşkanı aynı şeyi söyledik. Peki kime söylüyorlar bunu? Oyalanan kim? Oyalayan kim? Hani adres kim? Kim adım atacak? Dolayısıyla artık bu süreci üretenler, karar vericiler, planı çabuk tutarak bu meselenin çözümü konusunda atılması gereken adımları dedikleri gibi atmalıdırlar. Bunun için hiçbir yasal hazırlığa gerek kalmadan AİHM kararları, AYM kararları uygulanabilir. Hâlâ halkın iradesine çökmüş kayyumlar kaldırılabilir, yerine halkın iradesi getirilebilir. Barış hukukla, sözle değil, sözün hukukla bağlandığı anda başlar. Adımlar birlikte atılırsa güven oluşur. Güven oluşursa yol açılır, demokrasi gelir, hepimiz nefes alırız. O yüzden gece gündüz yollardayız. Barış için ter döküyoruz, mücadele ediyoruz. Çünkü bu memleket bizim, bu memlekete hep birlikte sahip çıkacağız. Demokratikleştireceğiz, özgürleştireceğiz. İnşallah eşit yurttaşlar olarak da uzun süre birlikte yaşayacağız. Gün polemikleri büyütme günü değil, gün barışı büyütme zamanıdır.

“Kim çalıyorsa yakasına yapışalım”

Değerli arkadaşlar, bugün Türkiye’nin barışından, ekonomisine, umuduna, mutluluğuna kadar her konuda olumsuz sonuçları üreten şey demokrasi ve hukuk krizidir. Emin olun, bir avuç güvenli nimanlarında yaşayanların dışında herkesin elinde fener adalet ve hukuk arıyor memlekette. İktidar, hukuk ve yargı mekanizmalarını muhalefeti kuşatmanın aracına dönüştürmüştür. Şimdi birileri çıkıp “Ama yolsuzluk iddiaları var, ama aksaklık var” diyecek. Evet, biz asla yolsuzluk iddialarına da aksaklıklara da gözlerimizi kapatmadık. Kapatmayacağız. Fakat Türkiye’de hukuk eğilip bükülüyor. İktidara ayrı, muhalefete ayrı hukuk olmaz. Güçlüye ayrı, güçsüze ayrı hukuk olmaz. Zengine ayrı, yoksula ayrı hukuk olmaz. Bizim DEM Parti olarak çizgimiz nettir. Yolsuzluk iddiası sonuna kadar araştırılmalıdır. Yerel yönetimler dahil olmak üzere her düzeyde tam şeffaflık ve hesap verilebilirlik sağlanmalıdır. Tam da bu nedenle kişiye göre değil, herkese göre işleyecek güçlü bir siyasi etik yasasına ihtiyaç var. Bu etik yasası artık ertelenemez. Siyasi etik yasası siyaset ile kamu işleri arasındaki bağları kesmelidir. Siyaset, bürokraside yükselme basamağı olmaktan çıkarılmalıdır. Seçilmişlerin siyaset yapma dışındaki tüm imtiyazları kaldırılmalıdır. Hadi, ileri, meydan. DEM Parti buna var. Sizin huzurunuzda söz veriyoruz. Buyurun. Kim çalıyorsa yakasına yapışalım. Buyurun. Kim halkın vergisinden aşırı faydalanıyorsa peşini bırakmayalım ve hesap soralım. Haydi, var mısınız? Evet, büyük bir sessizlik var. Çünkü eninde sonunda bu konuda çubuk kendilerine doğru eğilecek. Bunu çok iyi biliyorlar. Değerli arkadaşlar, bakın toplumda ve anketlerde Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerine dönük operasyonları yolsuzlukla mücadele olarak toplum görmüyor.

“Niçin AK Partili belediyelerde görevden alma uygulanmıyor?”

Hukuk yoluyla siyasi tasfiye olarak herkes bunu kabul ediyor. Bunu biz demiyoruz. Bakın, İçişleri Bakanı bunu itiraf ediyor. İçişleri Bakanı diyor ki, 31 Mart 2024’ten beri 1048 soruşturma açılmış. Bunların 472’si AK Partili belediye, iki yüz on yedisi Cumhuriyet Halk Partisi belediye, yetmiş sekizi MHP’li belediye, on altısı da DEM Partili belediye diyor. Yani en az biziz. Gerçi o soruşturmaların da niye açıldığını biliyoruz, kayyım atamak için. Yani hakkında soruşturma açılan her iki belediyeden birisi AK Partili belediyeymiş. Ya biz de soruyoruz. Soruşturma açılan her iki belediyeden biri AK Partili belediyese, niye kayyum partili belediyelerine, niye görevden uzaklaştırma Cumhuriyet Halk Partili belediyelerine uygulanıyor da AK Partili belediyelere uygulanmıyor? Aynı karanlık. Yani 478’den tek bir tane belediye niye görevden alınmıyor? Aynı kararlılık niye iktidar belediyelerine gelince duruyor, uygulanmıyor? Demek ki partisine göre hukuk uygulanıyor. Bunun adil, hakkaniyetli bir açıklaması var mıdır sayın bakanım? İktidardan olunca yolsuzluk serbest, iktidardan olunca hırsızlık, usulsüzlük serbest, muhalefete gelince nefes bile almak yasak. Vallahi böyle bir hukuku biz kabul etmeyiz. Kürtler kabul etmez, emekçiler kabul etmez, kimse kabul etmez. Değerli arkadaşlar, yine iktidar ağzını açıyor, milli irade ediyor. Bakın, son yerel seçimlerden bu yana yaklaşık doksan belediyede yönetici ya değişti ya da değiştirildi. Yaklaşık dokuz milyon insanın iradesine müdahale edildi. Yani dokuz milyon insan kendisine bir yönetici seçmiş ama idare edilmiş, o irade değiştirilmiş. Hani milli iradeye saygı? Sandığa saygı duymayan milli iradeden nasıl bahsedebilir? Sandığa saygı, milli iradeye saygıdır.

Sandıktan çıkan iradeyi yargı masasında dizayn etme hevesi ülkeye istikrar getirmez, güvensizlik getirir, güvensizliği büyütür. Bakın, dünya sistemi yıkılıyor ve yeni düzen arayışları kanlı bir şekilde devam ediyor. Orta Doğu bu kanlı arayışın tam merkezinde duruyor. Biz ise bu tarihi dönemece, ekonomisi kırılgan, demokrasi ve iç barışı oldukça zayıf bir dönemde giriyoruz. İç siyasette iktidarla muhalefet arasındaki hukuk ve etik sınırlarını aşan rekabet, 86 milyon ve gelecek nesiller için ciddi riskler oluşturuyor. DEM Parti olarak iktidar ve muhalefet partilerine teklifimiz şudur: Türkiye’de siyasi iklimin normalleşmesi için gelin bir araya gelelim. Oyu, sandığı, makamı, mevkiyi, popülizmi, rantı ve polemiği değil, seksen altı milyonun geleceğini düşünerek siyasal iklimi normalleştirelim diyoruz. Buyurun, bu teklifimizi de bu grup toplantımız aracılığıyla siyasi partilere iletelim. Bir siyasi iklimin normalleşmesi için elimizden gelen her şeyi yapacağımızı ve hazır olduğumuzu belirtmek istiyorum.

KHK’lıların sorunlarına ve iş cinayetlerine değindi

Bakın, biraz önce KHK’li arkadaşlar taleplerini dile getirdiler. Şimdi ellerinde aslında taleplerini dile getiren dövizler var. KHK’li mağdur arkadaşlarımız aramızda, eğer siyasi normalleşmeyi sağlayabilirsek, ilk önce haksızlık ve hukuksuzluklara uğrayan ve bugün aramızda bulunan KHK’li arkadaşlarımızın derdine derman olabiliriz. Bu vesileyle hepiniz hoş geldiniz. İyi ki geldiniz. İyi ki mücadele ediyorsunuz. İyi ki hakkınızı arıyorsunuz. Emin olun, kim ne diyorsa desin, sizin derdiniz bizim derdimizdir. Hangi ünleminiz varsa DEM Parti oradadır ve orada olmaya devam edecektir. Ülkeyi demokrasiyle buluşturmak için ihraç edilenlere uygulanan düşman ceza hukuku artık son bulmalıdır. Bunu söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Ayrıca Barış Akademisyenleri lehine verilen AYM kararları da uygulanmalıdır. Bütün Barış Akademisyenleri, amasız, fakatsız görevlerine iade edilmelidir. Değerli arkadaşlar, yine Kocaeli Bölge Adliyesi’nden gelen ailelerimiz burada. Acılarınızı paylaşıyorum. DEM Parti adına tekrar başınız sağ olsun diyorum. Şimdi biraz önce dinledim, insan gerçekten ne diyeceğine şaşırıyor. Fason üretim yapan bir fabrika ya da bir işletme ama adına işletme diyemezsiniz. Yangın merdiveni yok. Kozmetik üretiyor ama yangın olduğunda ona müdahale edecek araç gereçleri yok. On beş, otuz kişi arasında işçi, emekçi çalıştırıyor ama sadece bir kişi sigortalı. Ama bu işletme belediyeden ruhsat almış. Ama bu işletmenin ortakları dışarıda serbest geziyor. Ama bu işletmeye ruhsat veren, bu işletmeyi denetlerken “her şey tamamdır” diyen belediye ve kamuoyu görevleri hâlâ tutuklu değil. Hatta etkin bir soruşturma başlatılmamış. Birkaç tane göstermelik tutukluğu var. Onlar ne kadar bu işle ilgili olduğu belli değil. Dolayısıyla ailelerimizin Dilovası’nda yaşanan bu katliamın tüm boyutlarıyla ortaya çıkartılması için araştırma komisyonu kurulması talepleri var. Bizler DEM Parti olarak bu talebi destekliyoruz. Bu yedi tane yitip giden canınıza saygı olarak bunun arkasında duracağımızı belirtmek istiyorum. Milletvekillerimiz ilgileniyor. Sizinle birlikte bu adalet arayışınızda, ayrıca bu davayla ilgili adalet beklentisinin karşılanması ve kamu vicdanını rahatlatacak bir yargılanmanın yürütülmesi için ailelerimiz de dayanışma içerisinde olup olayın takipçisi olacağımızı belirtmek istiyorum. Tekrar başınız sağ olsun. Allah rahmet eylesin. Allah bir daha böyle bir acıyı kimseye yaşatmasın. Bir daha böyle acıların yaşanmaması için iktidarın, belediyelerin bu konuda gerekli altyapıyı oluşturması ve uygun olmayan işletmelere ruhsat vermemesi gerektiğini de belirtmek istiyorum. Kıymetli dostlar, gelelim soframıza ve cebimize. Evet, soframızdan her gün bir şeyler eksiliyor. Cebimizde de artık neredeyse para yok denilecek bir düzeye geldik. Ekonominin başlığında da halkın yaşadığı gerçek ile iktidarın bize anlattığı masal arasında büyük bir uçurumun olduğunu artık herkes fark ediyor.

“Soframızda her gün bir şeylerin eksildiğini ne zaman fark edecekler?”

İktidar masalında ekonomi uçuyormuş. Hiçbir sorun yokmuş. Emekli asgari ücreti memnun ve mutlu bir şekilde yaşıyormuş. Ama iktidar sanırım farkında değil. Bizim sofralarımızdan her gün bir şeylerin eksildiğini ne zaman fark edeceklerini, onu da çok bilmiyorum. Kendileri ancak düşerse fark edebilir. Ama o kadar yüklü bir güvence sağlamışlar ki düşüp göreceklerini zannetmiyorum. Biz onları hatırlatacağız. Düşünün artık emekli asgari ücreti tatile bile gidemiyor. Bırakalım tatili, akrabasını, annesini, babasını ziyaret etmesine yetecek bir bütçesi yok. Sinemayı, tiyatroyu, sosyal faaliyetleri geçtim. Ya ayıptır. Eskiden torunlar dedesine gittiği zaman cebine harçlık koyardı ya, şimdi emekliler torunlarından kaçıyor. Çünkü ceblerine koyacak harçlık yok. Kahrolsun böyle düzen. Kahrolsun bu yoksulluğu yaratanlara diyoruz. Harçlığı geçti, artık emekliler asgari ücretle gıda almakta zorluk çekiyor. Türkiye, dünyadaki yüksek gıda enflasyonunda üçüncü sırada. Böyle olumsuzluklarda hep baştayız. Bakın, savaştaki ülkelerde bile bu kadar yüksek gıda enflasyonu yok. Ukrayna savaşta ama biz oradan buğday alıyoruz. Gidin, dünyanın neresinde savaş ya da çatışma varsa böyle yüksek gıda enflasyonu görmezsiniz. Bizde savaş yok sözde ama ekonomik bir savaş var. Ekonomik bir gerçek var: açlığa, yoksulluğa terk etme durumu var. Ekmeğe, elektriğe, doğalgaza gelen zam çarşıda, pazardaki bütün fiyatlara yansıyor. Halk perişan durumda. Bu yoksul halk ne yesin, ne içsin, nasıl yaşasın? Bunu dört beş defa söylüyorum. Ya bir tane yetkili çıkıp bunun cevabını vermedi ya. Sürekli, ellerinde tablolarla, istatistiki bilgilerle, o karmaşık, kimsenin anlamayacağı sunumları yapanları, 28 bin lirayla dört kişilik bir aileyi nasıl geçindirdiklerini anlatmaya davet ediyorum. Ücreti siz veriyorsanız, bu ücreti alan insanın bununla nasıl geçineceğini de bir zahmet buyurun, bize anlatın da biz öğrenelim.

“Sermaye ne yapsın?”

İşsizlik büyüyor. İşsizlik neredeyse yüzde 30’lara yaklaştı. Resmi veriler gerçi böyle demiyor. Ben Amed’den biliyorum. Batman’dan biliyorum. Bursa’daki örgütümüz burada, onlar kendilerinden biliyor. Artık tekstil fabrikaları kapanıyor. Ege’de, Marmara’da üretim fabrikaları kapanıyor. Atölyeler sönüyor artık. Emekçiler işsiz bırakılıyor ya da düşük ve güvensiz işlerde, düşük ücretle çalışmaya zorlanıyor. Bakın, sadece Manisa’da Vestel Fabrikası bir yıl içerisinde 5-6 bin insanı işten çıkarmış. Düşünün. Küçük bir kentte sadece bir fabrikadan 5-6 bin insan işten edilmiş. Bunu kim kendisine dert edecek? Bunun yanıtını kim verecek belli değil. Türkiye’de, İran Savaşı’ndan dolayı geçtiğimiz hafta ekonominin başında atılması gereken acil adımlar sıralanmıştı. Çok kısa tekrar hatırlatacağım. Ne demişti eş başkanımız buradan? Enerji zamları halka yansıtılmamalı demişti, ama yansıttılar. Enflasyonu önleyen politikalar devreye konulmalı diyoruz, her gün artıyor. Çiftçiyi koruyan düzenlemeler yapalım dedik, yapılmadı ve yapılmamaya devam ediyor. Bu haftada bunlara ek olarak birkaç önlemi daha sizinle paylaşmak istiyorum. Sizin aracılığınızla iktidara hatırlatmak istiyorum. Siyasetin ekonomiye olumsuz etkileri artık ortadan kaldırılmalıdır ve demokratik güvenceler herkese sağlanmalıdır. Böylece gelecek öngörülebilir olmalı. Emin olun, her yurt dışına gittiğinde birkaç işletme sahibinin malını, mülkünü Avrupa’ya götürdüğüne şahitlik ediyoruz. Hukuk yok, demokrasi yok. Adamın malına ne zaman çökeceğin kaygısıyla insanlar yaşıyor. Demokrasi ve hukukun öngörülebilir bir düzenin olmadığı bir yerde, sermaye ne yapsın? Kaçıp gidiyor. Güvence sağlanmalı. Bir an önce demokrasi ve hukuk alanında adımlar atalım ki ekonomimiz güçlensin, insanlar güvensin, inansın, yatırım yapsın, tekstil fabrikasını Mısır’a götürmesin, işçi çıkarılmasın, Girovası’nda olduğu gibi insanların katliamına yol açan, güvencesiz ve denetimsiz işletmeler açılmasın. Ayrıca ekonomik alan demokratikleşmelidir. Demokrasi yok, belgede adalet sağlanmalıdır. Adil bölüşüm mekanizmaları devreye alınmalıdır. Halkın ve esnafın üzerindeki vergi borcu, üreticilerin üzerindeki faiz borcu kaldırılmalıdır.

“Ne sendikacılık suçtur ne de hak aramak”

Ekonomi büyük buhran alarmı veriyor, değerli halkımız. Bu sebeple artık ekonomi, siyasi partiler arası rekabetin konusu olmaktan çıkarılmalı. Demokratik ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınmalıdır. 86 milyonun refahı, tüm siyasi partilerin çıkarlarından daha değerlidir. Onların ihbarlarından, koltuklarından daha değerlidir. Biz bunu böyle biliyoruz ve bunun mücadelesini yürüteceğiz. Değerli arkadaşlar, hepiniz çok iyi biliyorsunuz. İş cinayetleri, din obasında ağır yaralanmalar, güvencesizlik; bunların hiçbiri tesadüf değil. Bunlar bir sistemin sonucudur ve bilinçli bir tercihtir. Antep’te Sırmahalı işçilerinin ücret mücadelesi de Mehmet Türkmen’in tutuklaması da bunu gösteriyor. Elbette mesele sadece fabrikada başlamıyor. Tarlada, köyde, derede, dağda da sürüyor. Muğla’da yaşadığı yeri savunduğu için tutuklanan Esra Işık’ı da buradan selamlıyoruz, sevgilerimizi gönderiyoruz. Bugün yine aramızda İzmit Vartollar Derneği var. Hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz. Basından rica ediyorum hem KHK’li arkadaşların hem Dilovası’nda yaşamını yitiren arkadaşlarımızın ailelerinin hem de Varto ve Karlıovalı kardeşlerimizin jeotermal projelere karşı dile getirmiş oldukları talepleri duyar, görür ve işlerlerse memnun oluruz. Vartolu kardeşlerimiz yaşam alanlarını ve Karlıovalı kardeşlerimiz yaşam alanlarını savunuyor. Mücadeleleri önünde saygıyla eğiliyoruz, selamlıyoruz, başarılar diliyoruz. Ekolojik talan istemiyoruz, değerli arkadaşlar. Çünkü bu ülkenin köylüleriyiz bizler. Bizim toprağımızdan başka bir şeyimiz yok. Onu savunmaya devam edeceğiz. İşçinin emeğiyle köylünün toprağı arasında çok güçlü bir bağ vardır. Ne sendikacılık suçtur, ne hak aramak suçtur, ne yaşamı savunmak suçtur. Bunların tamamı saygın ve onurlu taleplerdir. Biz bu talepleri destekliyoruz. Şimdi bu kadar şey anlattık tabii, duyduğu kadar duyulacak. Bazıları tabi duyulmayacak, çünkü buradaki imanı yaratanlar bazen duymuyor, görmüyorlar. Ama devlet, arkadaşlar, işte bak saygılı arkadaşlar, Vartolu arkadaşlarımız gibi sadece Mecliste değil, yaşamın her alanında aslında yan yana gelip bu taleplerimizi bir yüksekliğe taşımamız gerekiyor. Bakın çok iyi iki tane örnek ortaya koydular. Önümüz bir Mayıs. Vartolu, KHK’li, bir ovasında çocukların ailelerini kaybeden ailelerimizi ve hak arayan emekçileri, yoksulları, Kürtleri, Alevleri, gençleri bir Mayıs’a taleplerin daha güçlü duyulması için davet ediyoruz. Biz bütün gücümüzle bir Mayıs alanlarında olacağız. Son olarak sözümüz de yönümüzde açıktır. Biz yaşamdan, emekten ve alttan yanayız.