
Dersim’de artık sabahlar yalnızca kuş sesiyle açılmıyor; her yeni gün, doğaya iliştirilmiş yeni bir “proje” haberiyle başlıyor. Maden, baraj, HES, turizm yatırımı ve suyun metalaştırılmasıyla aşina olduğumuz bu dil, bugün Ovacık Ovası’nda, Munzur’un hemen kıyısında bu kez “villa” sözcüğüyle karşımıza çıkıyor. Oysa burası, üzerine ne kondurulacağı tartışılacak boş bir arsa değil; binlerce yıldır yaşamın aktığı, insanla doğa arasındaki ilişkinin şekillendirdiği canlı bir bütündür.
Bugün Dersim’in tamamı—vadileriyle, ovalarıyla, sularıyla—çok yönlü bir kuşatma altındadır. Doğa, korunması gereken müşterek olmaktan çıkarılıp pazarlanabilir bir mala dönüştürülüyor. Güzellikler vitrine dizilirken, yaşam alanları parsel parsel bölünüyor. Bu nedenle Dersim giderek bir “yatırım alanı”ndan çok, bitmeyen müdahalelerin altında kalan bir proje mezarlığına benzemektedir.
Ancak bu tabloyu yalnızca dışarıdan gelen sermayeyle açıklamak gerçeği eksik bırakır. Dersim’de sessizce şekillenen, adı konmamış bir aç orta sınıf, bu dönüşümün görünmez ama etkili taşıyıcısı hâline gelmiştir. Ne yoksulluğa karşı söz kuracak gücü kalmıştır ne de zenginliğin beraberinde getirdiği sorumluluğu üstlenecek bir etik geliştirebilmiştir. Kısa vadeli kazanç umuduyla tutunmaya çalışırken bakışı toprağa, suya, ovaya kayar; “ben yapmazsam başkası yapar” rahatlığıyla, çoğu zaman farkında olmadan doğa tahribatının ve demografik dönüşümün parçası olur. Oysa mesele yalnızca ekonomik değildir; burada asıl aşınan, doğayla kurulan ilişkinin ahlaki zeminidir.
Tam da bu noktada sıkça duyduğumuz “Dersim’e bir şey yapmak istiyorsanız…” cümlesi anlam kazanır. Bu söz bir dışlama değil, bir yer hatırlatmasıdır. Dersim’e katkı, Munzur’un kıyısına lüks villa dikmekle olmaz. Gerçek katkı, bu toprakların hafızasına saygı duymakla, ata topraklarına sahip çıkmakla, yıllardır boş bırakılan köylerde yeniden yaşam kurmakla mümkündür.
Köylerde yaşamı yeniden örgütlemek; küçük aile çiftçiliğiyle, doğayla uyumlu üretimle, toprağı rant nesnesi değil yaşam zemini olarak görmekle mümkündür. Küçük ölçekli tarım bu coğrafyanın iklimine, suyuna ve kültürüne uygundur. Yalnızca doğayı değil, toplumsal bağları da ayakta tutar. Köyde kalmak, köyde üretmek; Dersim’de doğa savunusunun en sahici, en kalıcı biçimidir.
Özellikle Ovacık Ovası, yalnızca Ovacık’ın değil, bütün Dersim’in ortak yaşam alanıdır. Tarımıyla, su döngüsüyle, açık alan bütünlüğüyle bir bütündür. Bu ovaya yapılacak her müdahale, yalnız bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam hakkını da hedef alır. Ova üzerine kondurulmak istenen her yapı, Dersim’in müştereklerine atılmış ağır bir imzadır.
Bugün bu söz söylenmezse, yarın konuşacak ne bir doğa kalır ne de birlikte yaşama iradesi. Dersim’in ihtiyacı daha fazla beton değil; daha fazla yaşam, daha fazla emek, daha fazla sorumluluktur. Bu topraklar ancak doğayla kurulan kadim ilişki korunursa ayakta kalır.
Dersim betonla değil, yaşamla var olur.
