1. Haberler
  2. Köşe Yazıları
  3. Hüsnü Gürbey
  4. İnsan merkezli evrenin yıkılışı: İnsan farklıdır, ama özel değildir

İnsan merkezli evrenin yıkılışı: İnsan farklıdır, ama özel değildir

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsan farklıdır,  farklılığı, doğal evrimine, kültürel evrimi de katarak kendi kendisini gerçekleştirmiştir. Doğa yasalarını önemli oranda çözünce, doğa üzerinde egemenliğini ilan etti, doğadaki her şeyin kendisi için yaratıldığını, kendine hizmet sunmak için var olduğunu sandı. Ve böylece kendisini evrenin merkezine yerleştirdi. Merkezde insan ve onun etrafından dönen koca bir evren. Bu insanlığın en büyük hatası oldu. Evren merkezli anlayış, insanı inanılmaz derecede şımarttı, çünkü her şey onun emrinde ve onun malıydı, malını hoyratça tüketmeye başladı.  Dünyanın bütün nimetlerinin insana sunulan bir armağan olduğunu, tüketilerek bitirilemeyeceği inancı öyle bir kerteye gelmişti ki, insanlığı bir tüketim çılgınlığının bunalımı içine düşürdü. Fakat dünya nimetlerinin sınırsız olmadığı, aşırı üretim ve tüketimin, sınırlarına varıldığını, daha ileri gidilmesi halinde kendi soyunun geleceğini tehlikeye atacağını yaşayarak, deneyerek, çeşitli doğal afetlerle karşılaşınca anladı. Anladı ki, farklıydı, ama özel değildi, hele evrenin merkezinde hiç değildi. Doğadaki diğer canlı varlıklar gibi bir canlıydı, onlar gibi var kalma mücadelesini verdiğini, doğadaki tüm canlı varlıkların, kendisi kadar yaşama hakkı olduğunu, doğayı onlarla paylaşınca bir anlam ifade edebileceğini anladığı anda, İnsan Merkezli Evren anlayışı o gün yıkıldı.

İnsan merkezli evren anlayışından, doğa merkezli evren anlayışına geçiş üç aşamadan geçilmiştir; biyolojik evrim, teolojik evrim ve düşünsel evrim. İnsanlar için düşünsel evrim bugünde bütün hızıyla devam etmektedir. Öte yanda günümüze gelindiğinde, insan da dâhil canlı küreyi tehdit eden bir olguyla karşı karşıyayız; bu kapitalizmin sebep olduğu küresel kirlenmedir. Bütün bunlara sırayla temas edeceğiz ve birlikte tartışacağız.

Evren, Tanrı tarafından bilinçli bir amaç için yaratılmıştır tezi

Matematikte oldukça ileri bir düzeyde ve astronomi alanında ise uzman olan Sümerler, dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı; bu düşünce uzun asırlar boyunca antik dünyaya egemen olmuştu.  İskenderiyeli Yunan matematikçi, coğrafyacı, astronom ve müzik teorisyeni Klaudyos Batlamyus (M.S. 100-170) Ptolemy (Ptolemsioss) ya da Batlamyus adıyla bilinen teoremi ile dünyanın evrendeki yeri hakkında çalışmalar yapmış ve yerin küre şeklinde olduğunu anlamasına karşın, onu evrenin merkezine yerleştirmişti. Buna göre evrenin merkezinde dünya durmakta, güneş dâhil tüm yıldızlar dünyanın etrafında dairesel bir yörüngede dönmektedirler.

Evrenin merkezi dünya, dünyanın da muktediri insan olunca, insan, Tanrı’dan sonra en yüce varlık hatta seçilmiş veya seçkin bir varlık olmalıydı; bu fikir Yunan Sofistlerin en ünlü düşünürü Protagoras tarafından; “insan her şeyin ölçüsüdür” şeklinde ifadesini bulur. Ancak bu düşüncenin felsefedeki gerçek yerini Platon-Aristoteles düşüncesi konumlandırdı.

Platon’un felsefe üzerindeki etkisi yadsınamaz. Platon idealist bir filozoftu; evren anlayışı temelde mistikti. Ona göre bu dünyada gözlediğimiz olgular sadece birer görüntüdür. Gerçeği görüntülerde değil, onların gerisinde yer alan “idea”larda aramak gerekir. Görüntüleri duyularımız yoluyla öğreniriz; oysa “idea”ları anlamanın biricik yolu, salt akıldır. Burada dikkat edilirse, gözleme-deneye ve kanıtta gerek duyulmamıştır. Bundan dolayı Platon felsefesi bilimsel değildir; “idea”lar teorisi bilimden uzak bir hayalin ürünüydü, ama etkisi çok büyük oldu.

Öğrencisi Aristoteles, daha bir dünyalıdır. Onun dünya görüşü özünde, kendine merkez olarak yeryüzünü ve insanı seçmişti. Evrenin merkezindeki insanın gezegenlerle ilişki kurmasını sağlayan birtakım etki ve ruhlar yoluyla, evrenin her noktasıyla doğrudan temas içinde olduğu farz ediliyordu. İnsanın kendisi küçük bir dünya, bir mikrokosmos idi.

Aristoteles hem kendi çağında hem de uzun asırlar boyunca Doğu’da ve Batı’da bir otorite olarak kaldı. Platon’a nazaran, Aristo, olguların gözlemine daha fazla önem verdiği doğrudur; ne var ki, onda da, bilimden çok, metafizik ve mantık daha ağır basar. Aristoteles’in doğanın yorumlamasında kullandığı kavramlar gözlemsel veya ölçülebilir olmaktan uzak, metafizik nitelikte birtakım kategorilerden ibaretti.  Buna rağmen, bilimsel nitelik taşıyan tüm sorunlar üzerinde Aristoteles başvurulan tek otoriteydi. Hatta gözleme bağlı olgusal sorunlarda bile onun dediklerinin dışına çıkılmıyor.

Aristo’nun etkisi sadece felsefe ve evrenle ilgili konularda değil, hekimlikte de kendisini gösterdi. Dönemin ünlü hekimi Galen, tamamen Aristo felsefesinin etkisinde kalmıştı. Galen’e göre her şeyi Tanrı belirler; onun isteği dışında hiçbir şey olmaz. Galen, İnsan vücudunun çoklu organlarının uyum içinde düzenli çalışmasını anlayamadı ve bunu belli bir amaç için Tanrı tarafından düzenlendiğini düşündü. Ona göre, vücudun her yanında değişik ruhlar yer almıştı. Galen’in mistisizmi tıp düşüncesini derinden etkiledi. Nasıl ki Ptolemy’nin gökyüzünü tasvir edişini adeta bir yasa olarak kabul edildiyse, Galen’in insan vücudundaki organları anlatması da yaygın bir yasa haline gelmişti.

İnsanın, evrenin merkezine yerleştirilmesi fikri semavi dinler tarafından kabullenerek iyice pekiştirildi. Çünkü Tanrı, insanı kendi suretinde balçıktan, seçkin bir varlık olarak yaratmıştır. Bu söylem önce Tevrat’a, daha sonra da Kuran’a geçecektir. Tanrı, insanı kendi suretinde yarattı söylemi, Eski Ahit; “Tekvin” 1, 26-27’de şöyle geçer: “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı.” Tabi bunun da uzun bir hikâyesi olmalı; cennetten kovulma ve tekrar cennette geri dönme hikâyesi: bunu anlatmayacağım, sadece şunu söylemek istiyorum, insan, birileri tarafından yaratılmadı, o bir rastlantı sonucu, evrim geçirerek bugünkü konumuna geldi.

Aslında tanrılar, insanı kendi suretinde yaratmamışlardı: insanlar tanrıları kendi suretinde yaratmışlardır. 2500 yıl öncesinin Sokrates öncesi düşünürlerinden Ksenophanes demişti ki; “aslan düşünebilseydi, tanrıların da yelesi olur, tanrılar kükrerdi”.  Ama bu düşünce çok erken dile getirilmiş bir düşünce idi, insan hâlâ, Tanrı’nın suretinde yaratıldığına inanmaktaydı.

Hıristiyan dünyasının en önemli filozofu olan Aziz St Augustine (M.S. 354-430), Tanrı doğayı insan için yaratmıştır diyor ve tüm evrenin amaç ve kökeninde ruhsal olduğunu ileri sürüyordu. Yunan kültürüne özgü, evreni anlamak ve bilmek için inceleme tutkusu yerini,  öteki dünyada Tanrı ile bütünleşme umuduna bırakmıştı. “Doğayı ve dünyanın evren içindeki yerini tartışmak” diyordu Aziz Ambrose, “bizi öteki dünyada erişmek ümidini taşıdığımız yaşam yönünden hiçbir yardım sağlamaz”. Yani doğayı ve evreni tartışmak, cennette giden yolu tıkatmaktadır…

Ortaçağa damgasını vuran bu felsefe, metafiziktir ve mistik nitelik taşıyan Yeni-Platonculuk egemendir. Ortaçağın karanlığı, Hıristiyanlık ile Yeni-Platonculuğun mistisizminin kucaklaşmasından ibarettir. Buna göre insan, acı ve elemi hakketmiştir; çünkü insan, lanetlenmiştir; bu dünyaya da bu lanetin bedelini ödemek için gönderilmiştir. Kefaretini ödedikten sonra, hakkı olan ama kovulduğu eski cennetine geri gönderilecektir. Bura da insanın iradesi yok sayılmaktadır, herşey tanrıya teslim edilmiştir; tek belirleyici Tanrıdır.

Antik Yunanda gelişen bilimin yerini, mistik metafiziğin alması, doğayı bağımsız ve açık bir kafayla inceleme olanağını, tamamen ortadan kaldırmıştır.

Yunancada erek (yani amaç) anlamına gelen “telos” sözcüğünde türetilmiştir. Buradaki erek, dünyanın Tanrı tarafından bilinçli yaratıldığı ve insanın hizmetine sunulduğu varsayımıdır. Bu varsayım. 17. yüzyılın aydınlanma çağının ve aynı zamanda modern bilimin babası kabul edilen Renê Descartes (1596-1650) tarafından, bu kez bilime uygulayacaktır. Decartes bilimin amacının “bizi doğanın efendisi yapmak” olduğunu ifade ederek bilimi gelişmekte olan kapitalizmin hizmetine sunacaktır. Artık Tanrı’nın yerini bilim almıştır. Ancak bu erekselci tezler, gerek teolojik anlamda olsun gerek Descartes tarafından geliştirilen bilim açıdan olsun yine 17. yüzyılın önemli filozlarından olan Baruch Spinoza (1632-1677) tarafından reddedilir ve erekselci varsayımının yanlışlığı konusunda uyarıda bulunur. Ünlü eseri Ethica’nın birinci bölümüne düştüğü eki özellikle erekselci varsayımın yanlışlığına ayırmıştır.

Ortaçağın insan merkezli evren anlayışı, 17. yüzyılda, felsefi açıdan ilk kez Spinoza tarafından çürütülecektir. Spinoza; evrende hiçbir varlığın özgür iradesiyle değil, doğanın zorunlu nedensellik ilkesine göre varlığa çıktığını, moleküller biyolojinin bulunuşundan üç asır önce fark etmiştir; felsefesi de gücünü bu öngörüde almaktadır.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki felsefe, herhangi bir varsayımı veya tasarımı düşünce düzeyinde ele alır, bilime yol açar, bilim onu keşfeder, gözlem ve deney süreçlerinden geçirir sonra onu kanıtlar ya da reddeder.

Demek ki insan, ayrıcalıklı ya da özel bir varlık değildir: diğer bütün varlıklarda olduğu gibi insan da doğanın genel fiziksel yasalarına bağlıdır, ne bir eksiklik ne de bir fazlalık vardır. Doğada hiçbir varlık bu genel yasaların dışında değildir. Bu genel yasalar bir kez kabul gördükten sonra, insana, doğa ötesi bir nitelik yüklemek yersiz ve gereksizdir. İnsanın bazı üstün yeteneklere sahip olmasına rağmen, diğer canlı varlıklar gibi doğada var kalma savaşını veren sıradan bir canlıdır. Bu genel kabul, insanın Ortaçağ’daki merkezi konumunu yıkmıştır. Kopernik’in güneş merkezli evren teorisi, bu yıkıma öncülük etmiştir.

İnsan merkezli evren teorisinin yıkılmasının şok etkisi

İnsana vaat edildiği gerekçesiyle, diğer tüm gök cisimlerden üstün, ayrıcalıklı ve ilahi olduğu düşünülen dünyanın, güneşin çevresinde dönen pek çok sıradan gezegenden biri olduğu anlaşılınca, insanın sözde kerametinin de kendinden menkul olduğu ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz, dinsel kurumlar bu keşiflerden pek hoşnut olmamış, keşifleri engellemek istemiş, dahası evreni özgür bir akılla tanımaya yeltenenlere şiddet uygulamaktan da geri kalmamıştır. Kopernik, teorisini açıkladığı yapıtın yayınlanmasından kısa bir süre sonra öldüğü için dinsel dogmanın örgütlü şiddetinden korunabilmiş, aynı teori üzerinden fikir yürüten İtalyan bilginlerden Giordano Bruno, ateşe atılarak canlı canlı yakılmıştır, Gelileo da bunun bedelini ağır hapis cezasıyla ödemiştir.

İnsanlık 17. yüzyılda Kopernik devrimiyle ilk şoku yaşamış ve evrenin merkezinde olmadığını anlamıştı. İkinci şok ise 19. yüzyıl ortasında Darwin’den aldı ve insanlık şimdiki haliyle yaratılmadığını, bir evrim sürecinin ürünü olduğunu öğrendi. Artık günümüzde ister insan, ister hayvan, ister bitki olsun tüm canlıların ortak bir kökenden geldiğini ve tümünün ortak bir paydaya sahip olduğunu biliyoruz. Bu ortak payda bir moleküldür: DNA molekülü…

Metafizik/mistik felsefenin, insanın, Tanrı tarafından bilinçli ve amaçlı tasarlandığını, vücuttaki canlı organizmaların olağanüstü düzenlilikteki işleyişi kanıt olarak gösterilir. Antikçağ Yunan tıbbına değinirken, ünlü hekim Galen’de söz etmiştim: Galen’e göre her şeyi Tanrı belirler; onun isteği dışında hiçbir şey olmaz. Örneğin, “insan vücudunun herhangi bir organı, belli bir amaç için Tanrı tarafından düzenlenmiştir” der.

Canlı organizmaların bir sistem dâhilinde, düzenli işleyişlerindeki uyuma bakarak, bunun arkasında mucizevi diyebileceğimiz bir erek olması gerektiğini iddia eden düşünceler, günümüzde bile taraftar bulmaktadır.  Bunlara göre; bu olağanüstü uyum ve düzen salt bir rastlantı sonucu olamaz; bunun gerisinde bilinçli bir bilgi ve bir amacı olan doğaüstü bir varlık gerek. Bu kanıtın savunucuları, 18 yüzyıl teologlarından William Paley’in ünlü saat analojisini sıklıkla dile getirirler: “nasıl ki bir saate bakar bakmaz onun bir saatçi tarafından imal edilmiş olduğunu söylüyorsak, bir göze baktığımızda da onun bir ilahi saatçi tarafından yaratılmış olması gerektiğini söylemeliyiz” der.

Gözlerimiz bir ilahi tarafından yaratılmış olsaydı, mükemmel olması gerekirdi; oysa gözlerimiz her ne kadar görmek için, titizlikle tasarlanmış gibi gözükse de, gerçekte doğal seçilimin gerektirdiği kadar tasarlanmıştır; yani gözlerimiz hiç de kusursuz bir tasarım sayılmazlar. Başka bir ifadeyle gözlerimiz bir mühendisin tasarlayabileceği kadar mükemmel değil, doğal seçimle ortaya çıkmış “kusurlu” bir tasarıdır.

Ereksellik savına en büyük darbeyi 19. yüzyıl ortasında Darwin vurmuştur. Darwin’in evrim kuramı doğanın nasıl ve neden bir eresellik sergiliyor gibi göründüğüne ilişkin son derece tatminkâr ve bilimsel bir açıklama getirir. Bu açıklamada artık Tanrı gibi doğaüstü bir varlığa ihtiyaç yoktur. Evrim kuramının temel kavramı “doğal seçilim” olduğunu savunur.

Evrim nasıl meydana geliyor?

Darwin’in bu soruya verdiği yanıt “doğal seçim yoluyla” gerçekleştiğine işaret eder. Darwin bir türün bireyleri arasında daima farklılıklar olduğunu görmüştü. Bazıları daha iri, daha kalın kürklü ya da daha uzun bacaklıydı. Yaşam savaşında hangi bireylerin hayatta kalacağı bir ölçüde şansa bağlıydı ama bireyin özellikleri de bazen işe karışıyor olmalıydı. Daha uzun bacaklı bir hayvan daha hızlı koşar, dolayısıyla düşmanlarından kaçabilir. Daha kalın kürklü bir hayvan soğuk kış günlerini atlatabilir.

Yalnızca hayatta kalanların yavrulama şansı vardır. Kalıtım işte bu noktada önem kazanır. Biraz daha uzun bacak veya daha kalın kürk gibi özellikler, yavrulardan bazılarına geçerse, sonraki kuşakta daha çok hayvan bu yararlı özellikleri taşıyacaktır. Yüzlerce kuşak sonra, bu küçük değişimler büyük ve gözle görülür bir farklılığa yol açabilir. Darwin bu sürecin çevreye uyumu getirdiğini ve yeterli süre geçtiğinde yeni türlerin doğmasına yol açabileceğini savunur.

Doğal seçim süreci bilinçsiz ve kör bir süreç olup hiçbir amacı yoktur. Doğal seçimin aklı ve düş gücü yoktur. Doğal seçim geleceği planlamaz. Özcesi; evrende var olan her şeyin rastlantı ve zorunluluk ürünüdür.

Darwin, kuramını ortaya koyduğunda iki sorunun cevabını bilmiyordu: bu sorular, özelliklerin nasıl iletildiği ve yeni özelliklerin nasıl ortaya çıktığı soruları idi. Bu iki soru daha sonra, sırasıyla, Mendel kalıtım yasaları ve mutasyon ile cevaplandı. Günümüzde evrim kuramı veya Darwinizm denince akla gelen kuram, Darwin’in doğal seçilmiş fikriyle Mendel kalıtım yasalarını ve mutasyon olgusunu moleküller biyoloji ışığında sentezleyen modern evrim kuramıdır. Bu sentez “yeni Darwinizm” veya “Neo Darwinizm” olarak adlandırılır.

DNA keşfedilmeden iki yüzyıl önce yukarıda adı geçen,17. yüzyılın aydınlanma filozlarından Spinoza şunları yazar: Bütün canlı evren, Doğa’nın zorunlu bir ürünüdür; dolayısıyla herşey Doğa’nın bir parçasıdır, ondan türer ve ondan çözülür. Dikkat edilirse ölür yok olur demiyor, çözülür diyor: doğada hiçbir varlık yok olmuyor, herşey nitelik değiştirerek dönüşüyor ama aynı zamanda sabit kalıyor. Alevilikte  ki; “DEVRİ DAİM OLSUN” sözün  kaynağı bu olsa gerek… Bu düşünce 20 yüzyılın başından keşfedilen Kuantum fiziğiyle birebir örtüştüğünü görmek insanı gerçekten hayrete düşürmektedir; belki de filozof olmayı bunu gerektiriyor. Kuantum Fiziği Kuramı der ki “Bir insanın atomu ile bir taşın atomu aynıdır. Aynı yaştadır. Tek bir atom parçacığı bile, evren var olduğundan bu yana, eksilmemiştir. Sadece dönüşmüştür.” Bu yüzden ölüm yoktur; dönüşüm vardır. Bir organizmayı, meydana getirecek atomlar bir araya gelir, bütünsel bir yapı oluşur. Ve o yapı dağılır, başka bir şekle bürünür. Bunun adı ölüm değil, dönüşümdür. Hiçbir şey yok olmaz, sadece dönüşür. Gerçek, çok uzaklarda, çok zor olanlarda, ulaşılmaz dağların zirvelerinde değil, en basit görünen cümlelerde, hiç beklenmedik bir yerde, her zaman karşımızda ve tam yanı başımızda. Biz onu görebildiğimiz, fark edebildiğimiz zamana kadar orada olacaktır. Spinoza’nın sezgisi kadar, Darwin’in de en büyük başarısı tamda burasıdır; insanın seçkin—doğal gelişmişlik açısından—olsa da özel ya da biricik olmadığını göstermiş olmasıdır.

1.yüzyılın en büyük fizikçilerinden biri olan Stephan Hawking, Leonard Mlodinow ile birlikte yazdığı “Büyük Tasarım” adlı eseri hakkında bilgi verirken, şunları söyler: “Yüzyıllar boyunca pek çok insan kendi dönemlerinde bilimsel açıklaması yapılmayan doğanın güzelliğini ve karmaşıklığını Tanrı’ya atfettiler. Ancak Darwin ve Wallace’ın mucize gibi görünen yaşam formlarının bir yüce gücün müdahalesi olmaksızın ortaya çıkabildiklerini açıklamaları gibi, çoklu evren kavramı da, evreni bizim çıkarlarımız için yaratan iyiliksever bir yaratıcıya gerek kalmadan fizik yasalarındaki ince ayarı açıklayabilir” der. Gerçekten de tanrı, bir ihtiyacın sonucunda değil, sadece talep edilmiş ve insanlar tarafından yaratılmıştır. Ve bu yaratılış insanoğlunun en büyük evrensel hatası olmuştur.

İnsanoğlu bu hataya neden düştü?

İnsanoğlu kendisini, evrenin merkezinde özel ve seçkin gördüğü için, diğer canlı varlıklar gibi ölüp yok olmak istemiyor. İnanmak istiyor, çünkü korkuyor. İnanıyoruz, çünkü ölümlü olduğunun bilincindeki tek canlı olarak, ölümlü olmayı kabullenemiyor, bir şekilde ölümsüzlük arıyoruz. İnanıyoruz, çünkü dünyada anlam arıyoruz; bütün bir varoluşun bir anlamı olsun istiyoruz. İnanmadığımız zaman soğuk, kayıtsız ve anlamsız bir evrenle baş başa kalacağımızın ve bununla yüzleşmenin herkesin harcı olmadığının farkındayız.

Nietzsche’nin ifadesiyle “insanca pek insanca” olduğu düşünülen bu inanma isteğimizi ve kaçınılmaz çaresizliğimizi Amerikalı Yahudi aslı Psikiyatrist Irvin D. Yalom çok güzel ifade etmiş:

“İçimde bir ilahi kıvılcım olmasını nasıl isterdim bilemezsiniz, kutsallığın bir parçası olmayı, sonsuza dek varlığımı sürdürebilmeyi, kaybetmiş olduğum kimselere kavuşmayı ben de çok istiyorum. Ölesiye istiyorum bunların hepsini ama biliyorum ki istemekle gerçeklik değiştirilemez ve yoktan var edilemez. İnanıyorum ki olağanüstü iddialara olağanüstü dayanaklar gerekir.”

Benzer tartışmalar Antik çağlarda Helenistik dünyasında da tartışılmıştır. Epikuros, doğaüstü bir gücün olmadığını, ölüm korkusunun, insanı bir yaratıcı arayışına götürdüğünü, aslında ölümün doğal bir fenomen olduğu anlaşılırsa, insanoğlu hem ölüm korkusunu yeneceğini hem de Tanrı arayışından vazgeçeceğini yazar.  Çünkü Tanrı arayışının arkasında, ölüm korkusu kadar, insanın ölümsüzlük isteği de var. İnsan, bedenen öleceğini deneyimleriyle biliyor ama ruhunun ebediyen yaşayacağı inancı hâkim. Epikuros, 2300 yıl önce bu ikiliye karşı çıkarak, beden ve ruh bütünlüğünü savunmuştur: biri ölünce öteki de mutlaka ölür ve yok olur.

O halde aşkın bir varlık yoktur. Spinoza’nın en büyük varsayımı; semavi dinlerin varsaydığı türden, bu evreni (dünya dâhil) aşan, onun dışında ya da ötesinde var olan aşkın, maksatlı, karar verip eyleyerek yaratan, yaratıklarını da izleyip gözeten (ya da gözetleyen) bir Tanrı’nın olmayacağıdır. Özetle Spinoza, tüm evreni hatta kâinatı aşan, doğa yasalarıyla açıklanamaz bir Tanrı anlayışını reddeder. Sonsuz ve sınırsız yaratan, türeten, çözen ve yeniden türeten Doğa olduğunu savunur. Yani illa ki bir tanrı aranacaksa, o doğanın ta kendisidir, ondan başka yaratıcı bir güç yoktur. (186-187)

Tanrısal doğa, özü gereği var olan, kendi kendisinin üreteni olan, yani kendi kendinin nedeni olandır. Kendi kendinin nedeni olmak, özü gereği var olmak anlamına gelir. Başka bir deyişle, doğa, özü gereği var olandır ve var olmaktan başka seçeneği yoktur. O yaratılmamıştır, vardır. Bu özelliği Doğa’yı “biricik” kılar; onun dışında başka hiçbir şey özü gereği var olmaz. Nitekim deneyim dünyamıza giren her ne varsa, varlığa gelir ve bir zaman sonra var olmaktan çıkar; sonsuza kadar kalmayı başaran tek bir şey bile gösteremez oluşumuz bundandır. Bizim kısa yaşamlarımızdan bakıldığında adeta sonsuza kadar orada öylece var kalacakmış gibi görünen her ne varsa, hiç kuşkumuz olmasın, var kalmayacaktır; çünkü Doğa’dan başka hiçbir şey kalıcı değildir.

Tabii bu düşüncelerin, genel ve yaygın inanca aykırı gelmesini normal karşılamak gerekir. Çoğu dindar, inandıklarına inanmak için hiç de kanıt peşine düşmemiştir. İçinde doğduğumuz kültür, inançlarımızın neredeyse tümünü belirler. Kendimizi “inanmış” bulur, bu inancı sorgulamayı da, çoğu zaman gerekli göremeyiz.

Bu bahsi bitirmeden insanoğlunun asırlardır inandığı ilahi gücün yani Tanrı’nın, gerçekten her şeye gücü ve kudreti yetiyor mu? Sorusunu sormak gerek. Bu soruya olumlu cevap vermek oldukça güç.

Açlık, hastalık, savaş, yoksulluk, adaletsizlik, istismar, cinayetler ve doğal afetler çok sayıda insanın ölümü, yaralanması, acı ve ıstıraplarla sonuçlanmaktadır. Bütün bunların meydana gelmesine izin veren ne tür bir tanrı olabilir?

İnsanların gerçekten acı çektikleri tartışılmaz bir olgudur, görmemezlikten gelinmesi veya inkâr edilmesi mümkün olmayan bir veridir. Eğer Tanrı her şeyi bilen bir varlık ise bunu bilmesi gerekir. Eğer her şeye gücü yeten ise, arzu ettiği takdirde bunu önlemesi gerekir. Eğer iyiliksever ve ahlaki bakımdan mükemmel ise, bunu önlemeyi istemesi gerekir.

Ya Tanrı kötülüğü ortadan kaldırmak ister ama bunu yapamaz, o halde her şeye muktedir değildir; ya da bunu yapabilir ama istemez, o halde mükemmelen iyi değildir. Böylesi bir Tanrı hâlâ tanrı mıdır?

İnsan çoklu evrim geçirdi

İnsan da diğer tüm canlılar gibi evrim geçirdi: ancak diğer canlılardan faklı olarak, çoklu evrim geçirdi. Yani, sadece biyolojik değil, dil, düşünce ve kültürel alanda da evrim geçirdi. Modern insanın oluşumunda bu dörtlü evrimin birlikteliği oluşturuyor ve insanı diğer canlı varlıklardan farklı kılan da bu dörtlü evrim olayıdır.

Daha önce insanı, Tanrı’nın balçıktan ve kendi suretinden yaratığını söyledik; kutsal kitaplar da böyle söylüyor, ama bilim böyle söylemiyor. İnsanın da diğer canlı varlıklar gibi bir evrim sürecinde geçtiğini sadece söylemiyor, kanıtlıyor.

İlk evrimin nasıl başladığını tam olarak bilmiyoruz, ama ilk ayakta durmayı ve kafatasının ileriye doğru evrildiğini, fosil buluntularından çıkarabiliyoruz.

İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisteminin evrimiyle, onu öz niteleyen biricik kazanımın evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğu düşünülüyor. Öyle ki, bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor. Yani insanın insan olmasında dil, evrim aşamasında önemli bir rol oynuyor.

Özetle, insan evrimin de iki faktör, ayakta durmayı başarmak ve dil aracılığıyla konuşma kabiliyetini kazanmak çok önemli rol oynamışlardır; ancak dilin, evrimleşmeyi hızlandıran unsur olduğu genel kabul görmektedir.

İnsanlığın geçirdiği bu dörtlü evrim teorisini, konunun uzunluğundan dolayı, burada sonlandırıyor yeni bir başlığa geçiyorum.

İnsanlık sonsuzluğa açılıyor, ama elindekini de kaybetme tehdidi altında

Güneş sisteminin keşfiyle birlikte gözler evrenin evrimine çevrildi.  İlk gözlem, Fransız matematikçi ve gökbilimci Pierre-Simon Laplace (1749-1827)”Dünya Sisteminin Açıklanışı” adlı eseriyle 1796 yılında güneş sisteminin kökeni ve gelişimi üstüne ünlü varsayımını ortaya koyar. Laplace’ın varsayımının önemi şudur: yıldızlar durağan halde oldukları düşüncesinin yerine, “zaman içinde değişme” düşüncesini geçirmiş olmasıdır. Laplace’a göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun bir sonucu ve bundan sonraki durumunun ise bir nedenidir.

Evren oluşumunu ve yapısını bir bütün olarak araştıran ilk bilgin ise Einstein’dır (1879-1955) 1916’da “Genel Görelilik Kuramı”nı açıkladıktan sonra, bunu uzaya uygular. Onu A. Friedman’ın, Georges Lemaitre’nın, Edwin Hubble’ın katkıları izleyecektir. Son olarak 1948’de ABD’li fizikçi George Ganow kendinden önceki katkıları da göz önünde tutarak bir sistem geliştirir.

Kozmolojinin alanına giren ve oldukça karmaşık olan bu yapıyı basitte indirgersek, Gamow’a göre evren, başlangıçta çok yoğun, olağanüstü sıcak ve tekil durumdaydı. Daha sonra patlayarak genişlemeye başlamış ve gittikçe soğuyarak bugünkü durumuna gelmişti.

Büyük patlama, evrenin tüm maddesini ve enerjisini barındıran noktanın patlaması ve büyük bir hızla uzaya yayılmasıyla gerçekleşmiştir. Korkunç bir hızla her tarafa yayılan maddeden, galaksiler, yıldızlar, güneş, dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan çok büyük denge çıkmıştır. Dahası, insanların “fizik kuralları” olarak adlandırdığı, evrenin her yerinde aynı olan ve değişmeyen kanunlar oluşmuştur. Tüm bunlar, Büyük Patlama’nın ardından büyük bir düzen ortaya çıktığını göstermektedir.

Genişleyen evren modelinde yer alan yoğun ve tekil başlangıç maddesinin nasıl oluştuğu ve hangi fiziksel süreç sonunda patladığı henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak Büyük Patlama (Big-Bang) adı verilen bir patlama olmuştur ve hâlâ tüm evren içinde yaşanmaktadır. Günümüzde, evrenin oluşumunu ve evrimini temsil eden en geçerli modelin, Genel Görelilik Kuramı ile Büyük Patlama olgusuna dayalı “genişleyen evren modeli” olduğuna inanılmaktadır. Bu senaryonun, gerçeği oldukça iyi biçimde dile getirildiği konusunda uyuşma vardır.

Aydan dört kat daha uzaklıktaki (1.600.000 km.) yörüngesine yerleştirilen ve objektiflerini uzayın derinliklerine çeviren James Webb teleskobu, her gün bizlere yeni görüntüler aktarırken, adı geçen teorileri de biraz daha doğrulamaktadır.

Toparlayacak olursak: Şu olmuştur; insanlar yüzyıllar boyu sınırlı, dar boyutlu bir evren düşünmüşlerdi. Hareketsiz dünya, bu evrenin merkeziydi ve gökteki bütün cisimler de onun çevresinde dönüyorlardı. Yıkılan bu dünya merkezli, durağan evren anlayışıdır.

Artık şunu kesinlikle biliyoruz ki, evrende her şey hareket halindedir. Bu hareket gelişi güzel değil, matematik yasalarına tabidir. Yine şunu çok iyi biliyoruz ki evren de herşey aynı doğa yasalarına tabidir. Kademeli bir düzen içinde kapalı birim diye düşünülen “kosmos”un yerine, birliği yasalara dayalı açık ve sınırsız bütün bir evren gerçekliği var. Kısaca, insanlığın önüne sınırlı değil, sonsuzluk açılmıştır ve bu sonsuzluk, insan düşüncesinin tek yol göstericisidir artık. Geçmişin “sonluluk” düşüncesine dayanan mantıkla, fiziğin gerçeklerini yetirmişlerdi, belli türlere ve belli farklılıklara, olup bitmiş bir dünyaya bağlı kavramlar mantığı sona ermiştir. Sonsuzluğu kucaklamayan her kavram soyut ve eksik bir kavramdır. Tek gerçek vardır; sınırsızlığın gerçekliği. Daha sonraki araştırmalar bunu doğrulayacak; bilimin alanı astronomiden biyolojiye, “sonsuz büyük”le “sonsuz küçük” arasında gidip gelen bir yer olacaktır.

Özetle, evren, bir evrim geçirmiştir ve geçirmeye devam etmektedir. Dahası, tüm evren, türdeştir, benzeşiktir ve bağdaşıktır; uzayın her yerinde aynı fizik yasaları geçerlidir. Başka bir ifadeyle evrenin yapı taşları her yerde aynıdır. Bu kuram, Kuantum fiziği ile daha net açıklanmaktadır.

Kuantum fiziği, makro-mikro evrensel gerçekleşmelerde “her şeyin aynı tözden geldiğini, atomların ve atomu oluşturan elementlerin tüm varoluşlarında benzer rol oynadıklarını” savunmaktadır. Bu her tekilin bir özgünlük taşıdığını söylemenin yanı sıra, bütüncül hakikatin parçalanamaz gerçekliğine de işaret etmektedir. Bu özne-nesne eksenli bir izahın izafilik taşımadığını, geçirgenlik içerdiğini göstermektedir.

Buradan hareketle kuantum fiziğinin, “mikrokosmos olarak tanımladığı insansal evreni, “ikinci doğa veya insansal doğa” olarak tanımlamaktadır ve bu çok önemli bir tanımlamadır. Bu tanımayla, evrende aranan her şeyin insanda bulunabileceğini anlatmaktadır: Tanilli Hoca’nın söylemiyle; “biz insanlar sadece maymundan değil, yıldızlardan da türedik” demesi oldukça anlamlıdır. Dolayısıyla evreni kaba bir madde yığını olarak değil de canlı bir organizma olarak düşünmek gerekir. Her şeyin canlı ve birbiriyle bağlantılı olduğunu görmek önemli bir düşünce mantığıdır. Bu düşünce mantığına göre, doğanın tüm bileşenleri “bir”dir. Kuantum fiziğinin bugün kanıtladığı temel olguda, bu temel birlik ilkesidir. Yani her şeyin tüm çeşitliliğine rağmen özünde bir’i oluşturduğu kanıtlamaktadır; bu birlikteliğe Kızılbaş inanışında varlığın birliği denir..

Doğada ve evrende her şey, bütün farklılıklarına rağmen uyum ve ahenk içinde, biri diğerine hâkimiyet kurmadan yaşamını idame etmektedir. Doğa kendi kendine yeterlidir ve yaratılmamıştır; bilinçli bir yaratıcı varsaymak gerekmez. Yukarıda açıkladık, doğada cansız madde olmadığı gibi, sonsuza kadar var kalacak madde de yoktur.

“Cansız” madde olmadığına göre madde ile yaşam arasında bir öz ayrımı da yoktur.  “Birliğin Tekliği” anlamına gelen bu tanımı, en iyi Spinoza ((1632-1677) şöyle açıklar:

Doğa’da hiçbir varlık kendi isteği ve arzusuyla varlık âlemine zuhur etmemiştir; her varlık, doğanın zorunlu yasası gereği var olmuştur ve bu olay nedensellik yasaları uyarınca gerçekleşmiştir; bu varoluşun başlangıcı olmadığı gibi bitimi de yoktur. Evrende ezelden beri olan ve ebediyete kadar da olacak şu hepimizin bildiği canlı yaşayış, varlığa geliş, çözülüş, çeşitli yeni varlıkların gelişi, bitimsiz devinim doğanın ta kendisidir.  Doğa, sürekli eylemlilik, devinim, kıpırdanış, türeyiş ya da çeşitleniştir. O, karar verip yaratan değil, doğanın zorunluluğuyla yaratandır. Spinoza;  “Sadece, Doğa’nın kendisi sonsuz ve sınırsız” olduğunu söyler, ama “ondan türeyen her varlık sonlu ve sınırlıdır” der. Bu nedenle, evrende sonsuz ya da sınırsız hiçbir şeyle karşılaşmayız; yıldızlar, gezegenler, dağlar, ırmaklar, hayvan ya da insanlar… Her varlık, bir zaman varlığa gelmiş, bir zaman varlıkta kalmış ve bir zaman sonra da çözülecektir: böylece her varlık kaçınılmaz olarak bu ortak yasaya –yani çözülüş yasasına– uyacaktır. Bu ortak yasa, doğa yasasıdır Yine aynı yasa gereği, evrendeki her varlık diğer varlıklarla sınırlanmış, varlıklar arası karşılaşma ve etkileşim zorunlu kılınmıştır. Tam da bu nedenle herhangi bir varlık sonsuza kadar var kalamaz; ister insan, ister hayvan, isterse koca bir dağ olsun. Her varlık, diğer varlıklarla zorunlu karşılamaları sonucunda zamanla değişecek, sonunda doğa da çözülecektir. Bu çözülüş “o” varlık için bir ölüm olsa da, doğa bu dönüşümden ne eksik ne de fazla çıkacak, yaratıcı eyleyişle yeni varlıkları üretmeyi sürdürecektir.

Doğa ile canlı varlık birliğini, yani çokluğun birliğini yeniden kurmak, Marx ve Engels’e nasip olmuştur, onların ortak eseri olan diyalektik materyalizm de yeniden varlık bulmuştur. Toplumsal öğretilerini doğanın yasaları üzerine kurmak isteyen, Marx ve Engels’in çok daha açık ve bilinçli olarak, “canlıcı tasarıcılığa” başvurduklarını saptamak özellikle anlamlıdır.

Buna göre canlı yaşamın kaynağı topraktır;  toprak, insan nazarında en kutsal nesnelerin başında gelir, o bir anadır ve insanları bir ana şefkatiyle kucaklar. Anadan gelip anaya varmak ya da topraktan gelip toprağa gitmek söyleminde, insanın yeryüzünün ve toprağın sahibi değil, aiti olduğunu, aynı zamanda insanın evrensel iradenin bir parçası olduğunu anlatır. İnsan, doğanın efendisi değil, parçasıdır. Fakat insanoğlu doğa ile hep savaş halindedir ve onu tahrip ederek hızla yok etmektedir.  Spinoza’nın özenle üstünde durduğu, her canlının, en az insanoğlu kadar yaşam hakkına sahip olduğu gerçeğini bir türlü kavrayamamıştır. Canlıların var olma-var kalma hakkı tartışılamazdır ve hiçbir canlının varoluşunu haklı göstermesine de ihtiyaç yoktur. “Zararlı türler” veya “zararlı otlar” sözleri, bitkilerin ve hayvanların bize hizmet etmek için var olduğunu ve üzerlerinde hiçbir sınır tanımayan bir hakka sahip olduğumuzu savunan, yüzyıllar öncesinden gelen bir önyargının yansımasından başka bir şey değildir.  Ne demek zararlı otlar, zararlı türler, bu ayrımı yapan ne? Bu hakkı, insana kim verdi? Bu ifadeler, insan merkezciliğin, cahilliğin ve dar görüşlülüğün doğrudan ifadesinden başka bir şey değildir. Gerçekte başka birçokları arasında biz de bir türüz, nokta. “Bu arada yok olmalarından bütünüyle sorumlu olduğumuz, sayıları gittikçe artan, yeryüzünden silinmiş türlere bakacak olursak, doğanın dengesine ve yaşam çeşitliliğinin korunmasına zararlı tür nitelemesini, diğer tüm türlerden daha çok hak eden biz insanlarız.” Bu tespit filozof Hubert Reeves’e aittir. Ve son olarak Hubert Reeves, sözlerini şöyle tamamlayacaktır: “insan, en deli canlı türüdür, görünmez bir tanrıya tapar. Gözler önündeki doğayı ise katleder. Farkına varmaz ki, katlettiği bu doğa, taptığı o görünmez Tanrı’nın kendisidir.”

Kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu düşünmeden doğayı katleden, katlederken aynı zamanda kendisini de katlettiğini bile farkına varmayan insan, doğanın insanın ve yaşamın katili, tüm bunların de sebebi, suçlusu ve sanığıdır. Çocuğa, kadına, insana, doğaya ve yaşama karşı olan, küçümseyen, onlara taciz ve tecavüz eden,  zulmeden, katleden ve tüm bunları yaptıktan sonra insanım diyen insanımsı varlıklar, hepsi, çoktan insanlıklarını yitirmişlerdir.

Dünya yerinde kalacak ya insanlık?

Doğada belki insan yaşamı da dâhil olmak üzere, bugün bildiğimiz türlerden canlılar, Spinoza’nın deyimiyle çözülüp doğada yok olacaklardır, ama canlı-küre her koşulda kendini yenileyerek varlığını sürdürecektir.  Bir zamanlar canlı-kürede dinozorların yaşadıklarını ortaya çıkarılan fosillerden anlıyoruz; onların yok oluş sebebini bilmezsek de canlı-kürenin yok olmadığını yaşayarak biliyoruz. Fakat insanoğlu, günümüzde yaptığı gibi aynı hızla doğayı tahrip etmeye devam ederse, kendisiyle birlikte pek çok canlı türünü de zamanından önce yok etme endişesini taşımaktayız ve bunu burjuva aydınları da kabul etmektedir. Burada yapmamız gereken, kendi elimizle yaptığımız tahribatla, kirlilikle, doğal dengenin bozulmasını hızlandırmak olmamalıdır, onu kendi devinim haline bırakmak, var olan her canlı varlığın yararınadır.

Ekosistemdeki doğal kaynakların ve farklı türlerin yok edilmesi, esas olarak, insanların da yaşam koşullarını ortadan kaldırmaktadır. Ekosistem, doğal zenginliklerden ve farklı türlerden bir denge yaratılmıştır. Farklı türlerin ve doğal zenginliğin yok edilmesi adım adım insanlığı da yok edecektir. İnsan içinde yaşanacak bir ekosistem kalmadığında, insanlığın tüm bilimsel ve teknolojik ilerlemesine rağmen, yaşayamaz. İnsan belki çok üstün bir teknoloji yaratabilir, fakat yaşanabilir bir gezegen yaratamaz veya bulamaz, bulsa da ulaşamaz. Dolayısıyla bu anlamıyla kapitalizm sadece ekosistemin değil; insanlığın da sonunu getirmektedir. Engels yerinde bir tespitle şunları yazıyor: “ Bu arada, doğaya karşı zaferlerimizle fazla böbürlenmeyelim. Her birinin öcünü teker teker bizden alıyor. Her bir zafer hiç kuşku yok ki ilk kertede bize beklediğimiz sonuçları getiriyor ama ikinci ve üçüncü kertede çoğunlukla ilk sonuçları tahrip eden tümüyle farklı ve öngörülmeyen etkilere yol açıyor.”

Bu öngörülmeyen etkenler, 2020 yılında itibaren kendini hissettirmeye başladı. Avusturalya’daki yangının şoku daha atlatılmadan dünya küresel çapta Corona virüsüyle sarsıldı, virüsün esir aldığı dünya insanlık âlemi, kendisiyle yüzleşmek zorunda bıraktı. Şu artık net olarak anlaşıldı ki; doğayı gasp etmek, boyunduruk altına almak veya keyfine göre şekillendirmek insanın hakkı ve haddi değildir. Çünkü doğayı var eden insan değil, insanı var eden doğadır. Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, hiçbir saray, hiçbir ordu ve hiçbir sermaye doğayı dizayn edemez. Dikkat edilirse doğa bu son virüs salgınıyla, insanlığı ilk oluşum dönemindeki doğal topluma veya birinci dönem tarım toplumuna zorlayarak intikamını almaktadır. (87)

Elimizdeki bilgi birikiminden ve teknolojide de azami ölçüde faydalanarak; kapitalizmin acımasızca tahrip ettiği doğayı ancak bu yolla kotarabiliriz. Daha vakit varken yeryüzü cennetini kurabiliriz. Bunun için ise insanoğlunun tarihi gelişme yolculuğunun ilk çıkış noktasına yeniden dönülmesiyle mümkündür. Ama bu dönüş, ilk çıkış noktasından sonsuz ölçüde yüksek bir kültür ve yaşam seviyesinde olacaktır. Marksistler buna, yansımanın yansıması derler.

Bu yeni yaşamda, insanlar doğayla uyum içinde sade ve içten bir hayat yaşayacaklardır. Devletin, otoritenin ve hükümetlerin olmadığı sınıfsız bir toplum modeli içinde, üretim-tüketim dengesini kuracaklar ve mutlu bir hayat yaşayacaklardır. Bu bir ütopya olsa da, insanlığı kurtaracak tek model bu görünmektedir.

Bu söyleyişi Büyük Şair Nazım Hikmet’ten bir alıntıyla bitirelim:

“Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,

Ya dünyamıza inecek ölüm…”

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

***

“Tüm insan kültürleri tesadüfidir. Rastlantısal biçimlerde doğmuş ve evrilmiştir; hiçbirinin kutsal veya metafizik zorunluluğu yoktur. Tarih ebedî olduğunu sanan uygarlıkların kalıntılarıyla doludur.”

Terry Eagleton