
Fadıl Öztürk, 1955’te Dersim’de doğdu. Ama nüfus kâğıdına göre tam tarihi 1 Aralık 1955; zira dedesi kasabaya tuz, şeker ve gaz almaya o gün gitmiş, torununun dünyaya gelişini de yolun üstünde tescil ettirmiş. Yani hayatının ilk resmi işlemi bile bir erteleme, bir yolculuk, bir taşra ritmiyle başladı. O, devletin; dedesinin kasabaya inmesinin resmi evrakıydı.
Soyadına gelince; kendisi zaten uyarıyor: “Soyadı şüpheli vatandaşlardan biridir.” Yaşadığı ülkeye Türkiye, yaşadığı kente İstanbul diyorlar; adı değiştirilmedikçe tabii. Bunu ‘‘Ateşe Konuş Küle Ağla’’da bizzat itiraf ediyor, itiraf mı demeli, ilan mı bilinmez.
1970’lerde siyasete adım atan Fadıl Öztürk, 12 Eylül karanlığında Dev-Yol davasından müebbet hapis cezasıyla yargılandı. Yaklaşık on yıl çeşitli cezaevlerinde kaldı. Bu süre zarfında yalnızca susmadı, direnişin bedelini de bizzat ödedi: dayatılan tek tip elbiseleri protesto etmek için açlık grevine yattı. Çünkü ona göre insanı tek tipleştirmeye kalkmak, onu şiirinden soyundurmaya kalkışmaktır.
Hapishane, onu kırmadı; aksine daha da derinleştirdi. İçeride yazdığı şiir dosyası ‘‘Suyu Uyandırın Sesim Olsun’’ ile Enver Gökçe Şiir Ödülü’ne değer görüldü. 1991’de genel afla serbest kaldıktan sonra hem edebi hem siyasi üretimini kesintisiz sürdürdü. Piya Sanat Kolektifi’yle yürüdüğü muhalif edebiyat yolculuğunda ödül almadı, ödül vermedi; sanatı yarıştırmayı şiire ihanet saydı. Munzur Aydınlar Platformu ve Dersim Araştırmaları Merkezi gibi yapılarda yer aldı kurucu oldu. Özgür Gündem Gazetesi, Artı Gerçek, Dersim Gazetesi, Ütopiya ve Kunduz Düşleri dergileri ve pek çok mecrada yazdı.

Geride bıraktığı kitapları ‘‘Suyu Uyandırın Sesim Olsun (1989)’’, ‘‘Esmer Bir Acı (1995)’’, ‘‘Hep Kuzeydi Gözlerin (2000)’’, ‘‘Benden Adam Olmaz (2014)’’, ‘‘Ateşe Konuş Küle Ağla (2003)’’, ‘‘Saatli Muhalif Takvimi (2020)’’, ‘‘Ağacını Yakan Kibrit Çöpüdür İnsan (2022)’’ hem şiirin hem direncin kayıtları sayılabilir. ‘‘Susarak Özlüyorum Seni’’, ‘‘Dağlı Bir Kabiledir Aşk’’, ‘‘Gömülürsün Gözlerime’’, ‘‘Gördüğümde Seni’’ ise çeşitli sanatçılar tarafından bestelenerek şarkıya dönüşmüş şiirleridir.
Şiirin ve Devrimin Ustası
Fadıl Öztürk üstte belirttiğimiz gibi Dersim’de doğdu, dedesinin kasabaya indiği bir günde kayda geçti, müebbetle yargılandı, açlıkla direndi, şiirle büyüdü. Kendine yaslanan bir dağ gibi durdu hayatın karşısında. Bütün bunlara rağmen ya da belki tam da bunlar sayesinde “Dersim’in, devrimin ve demirin ustası” oldu.
Onun duruşunda, her rüzgârın kabından çıktığında fırtınaya dönüştüğü bir coğrafyanın direnci vardır. Başkalarının ödünç kelimelerinden sakınır; o, sadece kendi sesine yaslanan, o sese dervişane bir sadakatle bağlanan bir bellek işçisidir. Bir demirci ustasının nasırlı ama şefkatli elleriyle sever “kalbi kırık dünyanın kalbini”. Avuçlarında Pêrisuyu’nun pastoral mesellerini, Sako Mahallesi’nin 38’den beri kabuk bağlamayan yaralarını taşır.
Kendi hikayesini cümlesini, tüm yazın hayatında olduğu üzere, şiirin anlatım olanaklarıyla kurar; ”İlk yağmur tanesinin yeryüzüne düştüğü zamandan önce vardı bizim oralar. Ben yedi yaşına gelip okula yazdırılıncaya kadar yedi sefer kar düşmüş, yedi sefer kar kalkmıştı yeryüzünden. Benim için, hafta yedi ayrı günün bir araya gelerek oluşturduğu, babaları cumartesi, anneleri pazar olan bir aileydi. Ay sülale, yıl aşiret, asır aklımın ermediği bir şeydi o zamanlar.”
Metaforların Efendisi ve Görülmeyeni Gören Göz
Öztürk, bakmanın ötesine geçip “görmenin” yeni bir biçimini kurar. Onun aurasında eşyalar canlanır, doğa dile gelir. Bir kibrit çöpünün yanık hikâyesinden, bir insanın yürürken arkasında bıraktığı o ağır kederden evrensel bir sızı devşirir. “Fotokopi cumhuriyetin” tekdüze griliğine karşı, o kendi renklerini ve “kötü alışkanlıklarını” bir onur madalyası gibi göğsünde taşır. Öfkesi bile zarif bir sitemdir; dünyayı sarsar ama sözü asla incitmez.
“Dur” İhtarına Uymayan Kelimeler
Onun ruhu, yasaklarla örülmüş bir takvimin yapraklarını her gün yeniden yırtan muhalif bir saattir. Adı değiştirilen bir çiçeğin, çağrıldığında neden geri dönüp bakmadığını bilecek kadar naiftir bu ruh. Şarkıların bile nefesinin yetmediği o uzak Munzur Dağları mesafesini, “başı dumanlı bir dağ” efkarıyla adımlarken; bir yandan da içeriden dışarıya taşan bulaşıcı bir cesaretin, bir gülüşün ve özgürlük tutkusunun peşinden sokağa fırlar. Yazdıkları, Hozat Garajında “dur” ihtarına uymayan firari şiirlerin yankısıdır.
Irmağın ve Baharın Müjdecisi
Bunca yıkıntının ve anadilinden koparılmışlığın ortasında, umudu bir ırmak yatağı gibi diri tutar. Bilir ki vakit eriştiğinde; bahar, kendi yatağını tüm kirinden arındıran o coşkun suyla gelecektir. Öztürk, kâğıdın ağaçtan geldiğini unutmayan, ağacın diline hürmet eden o derin sızının; Telli Kuran’ın şairidir. O, rüzgârın fırtınaya evrildiği yılların içinden geçip gelen, her cümlesiyle baharı ve temizliği müjdeleyen o büyük, lirik nehrin; Pêrî’nin ta kendisidir.
Kamyonların Taşıdığı Keder
Fadıl Öztürk bu dünyadan göçmeden önce, kendi hayat hikâyesini ‘‘Şimdi Kederimi Kamyonlar Bile Taşıyamaz’’ başlığıyla yazmış ama bastıramamıştı. Pêrî Suyu kıyısında başlayan yaşamı, babasının Elâzığ Cezaevi’nde gardiyan olarak çalıştığı yıllarda Sako Mahallesi’ne taşınmış; o yarım kurşun kalemle hem yazmaya hem özgürleşmeye başlamıştır:
“Babası gibi toprakla uğraşarak yaşlanmamak ve çocuklarına bir gelecek hazırlamak için devlet kapısında iş bulmaya Elâzığ’a gitti babam. O günü dün gibi hatırlarım. Kurşun kalemini bıçakla ortandan ikiye ayırarak yarısını bana yarısını kardeşime vermişti. O yarım kalemle yazmaya başladım. Sanırım dört yaşındaydım o zamanlar. İsnis’teki evimizde bir serçe kadar hürdüm.”
Dünyadaki ömrü gibi kitabı da biraz yarım kaldı. Ama o yarım sayfalarda bile kamyonların dağların gerisinde olduğu çocukluk yıllarından iki dil arasında çelik çomak oynamaya kadar bir ulusun ve coğrafyanın ortak yazgısı işlenmiş, babasının yolda kaybettiği mektup gibi hep yerine ulaştırılmaya çalışılan o kayıp etno kelimelerin izi sürülmüştür.
Dostlarının ‘Kolektif’ Sesi
Mücadele arkadaşı Melih Cemal Taymaz o fırtınalı yılları şöyle anlatır: “Faşistlerin dört bir yandan, dört mevsim işgale ve imhaya hazırlandığı, bizim de aktif bir savunmayı organize etmeye başladığımız günlerdi. Artan faşist saldırılar, tutulan sokaklar, kapatılan caddeler, barikatlar, pusular, işgaller… Kısacası bir iç savaşın şedit manzaraları.” Taymaz’a göre Fadıl, bu mücadele içinde çoklarının sonradan fark edebildiği bir mesafeyi ilk görenlerdendi: “Kürt damarı tutmuştu, iyi ki. Yüzlerimiz öylesine kendi yüzlerimize dönmüştü ki, her şeyin bizimle başladığını, bizimle devam edip bizimle biteceğini sanar olmuştuk. Oysa arada taş çatlasa iki akarsu, bir dağ vardı.”

Elazığ’daki siyasal mücadele yıllarından yoldaşı olan Mehmet Biter, Fadıl Öztürk’ün, Elâzığ’ın Alevi mahallelerinin Malatya, Maraş ya da Çorum gibi katliama uğramamasının önündeki devrimci bariyerin önemli bir öncüsü olduğunu vurgular.
Sivas, Çorum, Malatya, Elâzığ ve Maraş’ı kapsayan coğrafi hat, Türkiye’de iç savaşın tahrik edilebileceği en kritik fay hatlarından biridir olarak tanımlayan Biter; farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin iç içe yaşadığı bu coğrafyada, 70’li yılların ortalarından itibaren faşist saldırıların tırmanmasıyla çatışma potansiyeli tehlikeli bir noktaya ulaştığına dikkat çeker. “Sol örgütlerin önemli bir kesiminin ideolojik tartışma ortamında güç toplama hesabı içindeyken, Fadıl ve bir avuç arkadaşı, Elâzığ’ın mahallelerini, sokaklarını, okullarını, evlerini faşist saldırılara karşı nasıl koruyabileceklerinin arayışı içine girmişlerdi.”
Elazığ’da büyük bir katliam planlayan faşistlerin Seyid Rıza’nın asıldığı Buğday Meydanı’nda toplanarak Dersimlilerin çoğunlukla yaşadığı Hozat Garajının üstündeki mahallelere saldırmak istediklerini hatırlatır Biter: “Bir avuç devrimci militan saldırı başlatan kitle ile çatışmaya girerek geri püskürtmeyi başarmıştı; hem de hiçbir kayıp vermeden. Bu ‘huruç’ olayından sonra Elâzığ’da bir daha benzer bir hareket yaşanmamış; çünkü bu öz savunma neferlerinden biri de Fadıl Öztürk’tü.’’
Cafer Solgun da bu ‘yakın’ kaybından söz ederken elinin kaleme varmayacağı o ağır suskunluktan söz eder. “Olur ya bazen, haykıran, feryat eden bir yazı yazmanız gerekir; ama eliniz bir türlü varmaz, ne kaleme ne klavyeye. Bir yumruk gibidir aldığınız haber, gelip oturmuştur boğazınıza,” der acı ve kederle.
Fadıl, Cafer’in yalnızca bir dava arkadaşı değil, çocukluğunun ve ilk gençliğinin devrimci abisi, hatta Cafer’in ilk “sorumlusu”dur. “Haydar Başbağ, Celal Karaduman, ‘Gavur Ali’ (Ali Akgün) ve yaşamını değişik zamanlarda, değişik biçimlerde yitiren diğer Dersimli abilerim gibiydi,” diyerek kaybın siyasal, politik eksikliğine de vurgu yapar.
Özgün Enver Bulut, onu El Salvadorlu devrimci Roque Dalton’un “ben şiirden geçerek devrime geldim” sözünün tam kalbi olarak tanımlar; “dizenin gerillası, imgenin Tupamaro damarı, metaforun Tamil Kaplanı” der ve Dersim’den ilham alıp Sierra Maestra’da puro içen o şiir için Bursa’da bir banka inşaatında demir döverken yanına oturup çay içtiği abisini şöyle uğurlar: “Işıkların ve yıldızların yoldaşlığına emanetimizdir.”
Diyarbakır’dan ses veren Hicri İzgören’in kaleminde Fadıl’ın tam 1 Mayıs’ta aramızdan ayrılmış olması bir tesadüf değil, bir bütünlüktür: emekçi, şair, devrimci; hepsi o günde düğümlenir. “En bunaltıcı zamanlarda bile serinletici bir selam oldu çevresine” der İzgören; geride kalan şeyin yalnızca şiirler değil, “insana dair güzel bir imge” olduğunu söyler.
Ergin Doğru “devrimin ve demirin ustası” dediği Öztürk için şunu yazar: Dersim’in kızıl yüreğinden damıttı şiirini; zindanın yüksek duvarları bile söz köprüsünü yıkamadı. Dervişane anlatımı, süslü isyanı, evrensel vicdanıyla Dersim sınırlarını aştı ama hep Dersim’in şairi olarak kaldı.
Tıpkı Fadıl Öztürk gibi devrimci mücadelenin en ön safhalarından, barikatların arasından geçen ve direnişini dizelerine taşıyan Nevzat Çelik; o meşhur ‘Şafak’ ve ‘Müebbet’ türkülerini 12 Eylül’ün karanlık zindanlarında ilmik ilmik örerek şiirlerini biriktirmişti. Yaşanan onca zorluğa rağmen kalemini bir umut ışığı olarak kullanan Çelik, yoldaşına olan sarsılmaz güvenini şu samimi cümlelerle dile getiriyor: ‘‘Bugüne kadar yoldaşlığa, dostluğa, arkadaşlığa ve kardeşliğe tek bir yalan dolan bulaştırmadan yaşayan; hayatı dürüstlüğüyle güzelleştiren sahici kardeşim, şair Fadıl Öztürk.’’ Bu sözler, sadece iki şairin dostluğunu değil, aynı zamanda fırtınalı bir dönemden başı dik çıkan bir kuşağın birbirine olan kadim bağlılığını da özetliyor.
Sanat Hareketi’nden Burhan Özkan, zamansız ve art arda yitirdiği dostları Mehmet Çetin, Emirali Yağan ve Fadıl Öztürk için kaleme aldığı şiirde, kaybın ağırlığını ve vefanın değerini herkese hatırlatarak, sözcüklerin bile yetersiz kaldığı o derin suskunluğu şöyle dile getiriyor:
“Söz trenleri geçiyor içimden / Yenilmiş orduların askerleri kadar yorgun… / Mehmet / Emirali / Fadıl / Ortak rüyalarımızın / Erken susmuş üç kalbi.”
Ve ekliyor: “Mehmet, Emir Ali ve Fadıl / Şiirin İsmail’i oluyorlar / Tanrının uzattığı koçları peş peşe reddederek / Yorgun ve kırgın Ölüyorlar birer birer / İçimizdeki büyük boşluğa gömüyoruz onları.”
Namık Kuyumcu’nun ise, Fadıl Öztürk’ün uğurlamasında söylediği ilk şey belki de en kalıcı olanıdır:‘‘Fadıl Öztürk’ün şiiri hayatından, hayatı şiirinden ayrı değildi. İkisi aynı nehrin iki kıyısı gibi birbirini tutuyordu; biri kuruyunca öbürü de kuruyacaktı, ama o nehir hiç kurumadı.’’ 12 Eylül’ün en karanlık yıllarında zindana düşen, direnişini şiirle sürdüren Öztürk için Kuyumcu, “suyu uyandıran bir ses” der; çünkü o sesler susturulmak için hapsedildi, ama susmak yerine daha derinden aktı. Cezaevi duvarları o sesi kısmadı, aksine tınısını keskinleştirdi. Vedanın son sözünü yoldaşlığa bırakır Kuyumcu: ‘Fadıl Öztürk, devrimci bir şairdi ve geride bıraktığı boşluk, yalnızca bir insanın yokluğuyla değil, o insanın taşıdığı sesin, ısrarın, inadın yokluğuyla ölçülür.’

Kendisiyle ev arkadaşlığı da yapan Vecdi Erbay ise şöyle tanımlar: ‘‘Demirci, tabela yazıcısı, devrimci ve şair kimliklerini tek bir gövdede buluşturmuş, en gürültülü barlarda bile kâğıda sarılıp şiir yazabilen, uykusunda dahi mısralar sayıklayan biriydi. Gecenin bir vakti Fadıl’ın çığlığına uyanırdım; üstünden yirmi yıl geçse bile kendisine işkence edenlerle hâlâ kavga ediyordu’’ der ve ekler: “Fadıl içine düştüğü bütün karanlıklarla mücadele etmeyi bildi,”
Ünal Ersözlü, otuz beş yıllık dostluğun sıcaklığıyla şiirinin yalnız bir estetik değil, bir vicdan ve direniş hali olduğunu vurgular; “Kırmızıyım” diye seslenen, evini evsizlerle sofrasını sokaktaki dostlarla paylaşan, demirci elleriyle yaptığı sandalyeler kadar yalın ve sağlam duran Fadıl’ın artık hatıralarımıza kazınmış dizeleriyle aramızda yaşamaya devam ettiğini söyler.
Tuğrul Keskin, dostu şair Fadıl Öztürk’ü uğurlarken onu “direnişle örülmüş bir ömrün sessiz ama gür sesi” olarak tanımlayarak, hayatı boyunca eğilip bükülmeden yürüdüğü onurlu mirasının altını çizer. Öztürk’ün şairliği ve devrimci kimliğiyle dostluğun bir abidesi olduğunu vurgulayan Keskin, onun artık dağ köyünde, yaşlı bir çam ağacının gölgesinde sonsuz bir uykuya daldığını ifade eter. Bu hüzünlü veda töreninin görüntüleri, şairin dostları ve yerel kanallar tarafından kaydedilmiştir.
Hayatını sürgünde geçiren Ferhat Tunç, 12 Eylül zindanlarından bugüne uzanan o badireli ama hiç eğilmemiş yaşamı için “insana yaraşır bir şekilde mücadele etti” der ve onu en yalın, en vurucu sıfatıyla taçlandırır: “Dersim’in Ahmed Arif’i.” Geride kalan sevdiklerine; kızı Özgün’e, son yıllarını büyük bir aşkla bağlandığı eşi Berrin’e güç dilerken vedayı üç kez yinelediği “uğurlar olsun” sözüyle bir türküye dönüştürür; sanki sözcükler yetmediğinde ezgi devralır acıyı.
Önder Kızılkaya, bugün aramızda olmayan iki Piyacı şairi; Öztürk Uğraş ve Fadıl Öztürk’ü, ‘‘tek mülk hıçkırıktır’’ yazısında anar. Çünkü ‘‘tek mülk hiçliktir’’ demiştir Öztürk Uğraş ve eklemiştir, ‘‘şairsen bil!’’ Kızılkaya; birbirini Hacivat ile Karagöz gibi tamamlayan bu iki dostun yokluğunu, “Karagöz’ünü kaybetmiş bir Hacivat gibi yapayalnız” kalmak olarak tanımlar. Yükü o yalın ve yıkıcı dizeye bağlar: “48 yaşındayım / gecenin bu vaktinde / çıkın gidin hayatımdan.”
Piya Kültür Kolektifinde, çoğumuzun kitap kapaklarını, dergi tasarımlarını (Kunduz logomuzu çizen Ahmet Salman’dan sonra) en çok emek veren Celal Erciyes de, Fadıl Öztürk’ün gidişini günbatımı metaforuyla tarihe not düşüyor: “Batıyoruz doğduğumuz yerin tam karşısından / Gün batımı diyorlar bize / Seyre geliyor insanlar / Her gün yeniden doğacakmışız gibi.”
Yukarıda yazı ve şiirlerini alıntıladıklarımız dışında da dostları derin bağlılık ve vefa ile şairin vedasında da kendini gösterdi; Piya’dan Yücelay Sal, Hıdır Işık, Binali Duman ve Yücel Tunca; gazeteci İnci Hekimoğlu, insan hakları savunucusu Akın Birdal ile şair dostları Burhan Gündoğan, Önder Birol Bayık, İsmet Alıcı, Kadri Önal ve Fadıl’ın baba yadigarı Hüseyin Cengiz bu hüzünlü uğurlamada hazır bulundular. Onlar sadece bir dostu değil, ömrünü gerçeğe ve şiire adamış bir dervişi, omuz omuza geçilen zorlu yılların hatırasını uğurladılar
Silivri’den Bir Uğurlama
Fadıl Öztürk gideli bir yıl oluyor. Onu uğurlamaya gidememiştim; Silivri’de hapisteydim. Fadıl’ın çocukken ‘‘en iyi arkadaşım’’ dediği oğlum Miran, kapalı görüş kabininde, ses geçirmez camın ardından “..Fadıl…” demiş, cümlesini tamamlayamamış; “..Fadılo…” demiş cümleyi sürdürememiştim. Şimdi onun yazını için arşiv taraması yapıyorum; o bana bir yazı ya da şiir adamış, ben onunla kâh röportaj yapmış kâh kitapları hakkında yazı yazmış ya da oturmuş birlikte kitaplarımızın kapaklarını tasarlamışız; hasret ve minnetle yad ediyorum her seferinde.
Fadıl’la yolumuz uzun ve çok kanallıydı. 1996’da Piya Kültür Kolektifinde buluşmadan önce kartpostallarını postaya vermiş, şiirlerini okumuştum. 2000 yılında Ülkede Gündem Gazetesi için yaptığım söyleşiye “Bu şair devleti ve erkekleri aynı kaldırımda oturtuyor” başlığını koymuştum ve bu başlık, onun şiiri kadar doğruydu. Ütopiya Dergisi’nde otorite, devlet ve erkeği tartışırken kapak için önerdiği “Devlet bıyıklarını çeksin hayatımdan” cümlesi de aynı damardan geliyordu: hem erkekliğe hem devlete, tek nefeste, tek cümleyle itiraz. Fadıl böyleydi; mottoları birer manifesto, kreatif yönü ise bitmez tükenmez bir kaynak gibiydi. Resim yaparken, dikiş dikerken, demiri bükerken; hep aynı elle, hep aynı inançla.
Piya’nın, Sanat Hareketi’nden devraldığı “her türlü egemenlikçi ilişkinin reddi” ilkesini, (başta Mehmet Çetin olmak üzere) yalnızca söylemde değil, dilin kılcal damarlarına kadar taşıyorduk. Majüskül harf bile bir egemenlik imi sayıyorduk ve adlarımızı kitap adlarından daha büyük yazmıyorduk; büyük harfi küçülttüğümüzde aslında iktidarı da küçültüyorduk.

“Şüphe keman gibidir,” demişti bir yazısında Fadıl. Çünkü; “şüphe insanı ya devrime ya da vereme götürür” diye ısrar ediyordu. Ama nedense hiç kanserden şüphelenmedi. Keman sesini ise hep çok sevdi. Celal Çimen ona ‘‘Yaralı Bir Keman İçin Mi Sesi’’ şiirleri armağan etmişti.
Fadıl, soyadı olan Öztürk’ü; Kürtlere uygulanan asimilasyonun bir ibret vesikası olarak değiştirmiyor, aksine itirazına argüman kılıyordu. Bir ironi vakası olarak, gerçekte bir Türk olan şair dostu Öztürk Uğraş’a armağan ettiğini söylemişti. Öztürk de da bu ismi sadece 47 yıla sığdırmış; ‘‘Şairim Öldü’’ diye şiir yazmış, öyle de olmuştu.
Piya’nın abisi Ahmet Telli dünyayı ‘‘uğuldayıp duran bir uçurum’’ olarak tarif ettikten sonra; ‘‘şairler vurulmalıdır hayat yakışmıyor onlara’’ demişti ironi olarak. Uğuldayıp duran bu uçuruma, Piya’dan düşen ilk Şair de Öztürk Uğraş olmuştu. Sonra Süha Tuğtepe, Adnan Satıcı, Mansur Balcı, Mehmet Çetin, Emirali Yağan, Fadıl Öztürk ve Piya’nın Lazurisi Kazım Koyuncu da bu sonsuz uğultuda yitecekti.
Sanatçı Suavi, şair ve yazar Fadıl Öztürk’ün vefatının ardından duyduğu derin üzüntüyü dile getirerek, onun değerini vurgulayan anlamlı bir mesaj paylaştı. Fadıl Öztürk’ü ‘önemli ve değerli bir dost’ olarak nitelendiren Suavi; son bir yıl içinde peş peşe kaybedilen isimlerin ardından, ‘Oysa ne kadar da gerekliydiniz; ne kadar önemli ve değerli…’ ifadelerini kullanarak Öztürk’ün sanat dünyası ve toplum için taşıdığı kritik önemi vurguladı. Suavi, Öztürk’ü uğurlarken; Edip Akbayram, Volkan Konak, Yavuz Top ve Sırrı Süreyya Önder gibi sanatçı dostlarıyla birlikte anarak duygularını şu sözlerle noktaladı: ‘‘Sözün bittiği yerdeyiz şimdi. Ölüm, adın kalleş olsun!’’
Fadıl Öztürk’ün en sevdiği şarkılardan biri ‘‘Sallana Sallana Tere Ber Avê’’kılamıydı. Dostları; gidişinin birinci yılın dönümünde Ayfer Düzdaş’ın sesiyle, ‘yabancı değil pısmamê te ne’ diye anacak onu.
Sona doğru..
Fadıl Öztürk, 1 Mayıs 2025’te, bir emekçi gününün tam ortasında gözlerini kapadı. Yarım kurşun kalemle başlayan, müebbet kararıyla sınanan, açlık greviyle dövülen ve sonunda İzmir toprağına bırakılan bu hayat; tek tip elbise giydirme girişimlerine, adını değiştirme teşebbüslerine, gecenin en karanlık saatlerindeki kabuslara rağmen hiçbir zaman tek sese indirgenemedi. Şiiri, siyaseti, dövdüğü demiri, diktiği kanepeyi, sokaktan eve taşıdığı insanları ve dostlarına uzattığı eli, hepsi aynı bütünün parçalarıydı: egemenliğe itiraz eden, güzele ısrar eden, acıyı kolektif bir hafızaya dönüştüren bir hayat. “Kendimi yaktım, kimse üşümesin diye” demişti. Işığı hâlâ yanıyor.
Son sözümüz Ahmet Telli’ye nazire olsun: Şairler yaşamalıdır hayat çok yakışıyor onlara…
