Suji* (Anımsamalar 3)

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Kanın mürekkebe dönüp kuruduğu yerdeyim.”
    Enis Batur 

Eskilerin “sel-sepet ayı” dedikleri mayısın sonlarıydı. Yabana bereket yağıyordu. Sağnak az önce başlamış dağ bayır demeden her yeri yıkamıştı. Bizimkilerin “rama hêq” dedikleri yağmur bu kez uzaklardan gelmişti. Kemah’tan, Kırklar’dan, kırk ayrı dağdan sökün edip gelmişti. Önce Gözeler’e uğramış, irili ufaklı sunakları ıslata ıslata Ağbaba’ya çıkmış, sonra Hulku dedikleri bir Cihan’ın yurdunu taramış ardından da Raybergile meyletmeden bize nasip olmuştu. Arada Laçinan’ın kömü de vardı ama o da payına düşeni fazlasıyla almıştı.

Biz dediğim; sergüzeşti bol iki candık. Yarı budalaydık. Aslında kardeştik. Aynı anadan aynı kaba doğmuştuk. Yıllar var ki ayrıydık ama.

Ben seneler önce kırk buzdağına çıkmış, kırk amansız fırtınadan kurtulmuş ve hayata öyle intikal etmiştim. Apayrı zamanlardan gelmeydim. Şimdi artık yaşamıyordum sanki. Kalın ciltli kitaplardan fırlamış gibiydim. Yaşamadığım için de ha bire yazıyordum.

Onun nasıl yaşadığından, nerden geldiğinden -nice zaman vardı ki- haberim dahi yoktu. Birbirimize vasıl olduğumuzda ortalık Albert Camus’nün “Veba”sını çağrıştıran bir salgınla çalkalanıyordu. Bela önce -çin-maçinde- başlamış, sonra yeryüzünün en kör noktalarına kadar yayılmıştı. Bizimkiler bu yeryüzü faciasına “kâh Koraniye, kâh Çhor, kâh Salım” diyordu.

Tuhaflık şurada ki, felek bizi bir dağın ensesine atmış orada unutmuştu. Havada ne bahar kokusu, ne nevbahar muştusu vardı daha. Kar kıştı ortalık. Neyse ki “dar u ber”den yana sıkıntımız yoktu. Yakacak odunumuz boldu yani. Gündüzleri üç doruğun karlı yollarına düşüp yukar’lara çıkıyor, akşam gölgesi Ağbaba’nın eteklerine vurdu mu aşağ’lara iniyorduk.

(Ağbaba dedim de, aklıma mübareğin eteğinde kanlı kirli arbede boyunca vurulup ölenlerin trajik yazgıları geldi. İçlerinden kim bilir bahtı için tahtını terk edip gelen ne çok ömür vardı?)

Aslında fena sayılmazdık. Üstelik bu salgın günlerinde. Hele hele  şehrin hay huyuyla kıyas edildiğinde!

Yukarda, başımızın üstünde, sadece gök vardı. Bomboş gök. Hani şu Jean Paul’ün “Tanrı ölü! Gökyüzü boş… Ağlayın çocuklar! Çünkü babasız kaldınız!” dediği gökyüzü.

(Toprağı bol olsun. Anam sağ olsaydı o da “mübarek gök” derdi. Tanrı oradaydı çünkü. Sırrına eremediği büyük Tanrı’sı oradaydı. Ne vakit dara düşse ellerini yukarı açar, “asmeno pak” dediği ‘tertemiz göğe’ yalvarır dururdu.)

Bu ırak yabanda benim adım nicedir “Babıl”dı. Yabandan hiç inmediğim için, viraneme sadece geceleri -ve üstelik çok geç- döndüğüm için herkes bana “Babıl” derdi. Yanımdakinin de  “Veroc!”

Veroc, “Günebakan” demekti bizim dilde.  Üç namlı doruğun ilkine “Veroc” diyordu yerliler. Güneş karşı dağın ardından doğduğunda ilk oraya vuruyordu çünkü. Orayı ısıttıktan sonra yükseliyordu göğe. Adımızı ikimiz de bu toz-toprağın bağrından almıştık.

Benimkinin bir de hikâyesi vardı. Meğer Babıl, bu kanlı topraklarda vaktiyle kendi halinde yaşayan fukara bir adamdır. Kimseyle alıp veremediği yoktur. Bir gün karısını yeğeniyle halvet halinde yakalamasın mı? İçindeki canavar hortlar. Baltayı kaptığı gibi çocuğu doğrar. Ve arkasına bakmadan ormana kaçar. Bir daha da dönmez. Ondan sonra yerlilerin gözünde bir korku nesnesi olup çıkar. İnsanlar çocuklarını onun adıyla zapt ederler artık. Öyle ki, “Babıl geliyor” dendi mi çocuklar seslerini o saat pat diye keserler.

Mayıs dedim ama vuslata erdiğimiz ay marttı galiba. Hatta martın ortalarıydı. Üç doruğun altında sanırım bizden daha öte kimse de yoktu. Beyaz uygarlığın her yanı kuşatan (vahşi mi desem, ürkütücü  yoksa büyülü mü desem?) heybeti hariç tabii!

Havada sadece kar kokusu, köpek havlaması, kurt uluması, bir de insana dokunacak denli bir büyük insansızlık vardı.

Kavuşmamız yıllardan ve yollardan sonra olduğu için ikimiz de şaşkındık. O yüzden dilimizde aynı ortak cümlenin yankısı vardı. “Meğer ne çok ırak kalmıştık birbirimizden!”

Hoş, şimdiki bir araya gelmemiz de iradi değildi ya. Hatta kendiliğindendi desem yeridir. İki suyun iki koldan akarak bin bir yataktan geçtikten sonra tesadüfen bir çatakta buluşması gibi. Ama olsundu. İki kardeş, nice yoldan yolaktan ve de firkatten sonra  yeniden tek gömlek olamaz mıydı? Olurdu. Nitekim öyle de yaptık.

Fırsat bu fırsattır deyip metruk konağın “zırzır zamanlar”dan kalma bereketli ocağını yakıp karın buzun ve dağın karşısına kurulduk. Viranemiz şimdilik bize yeterdi ama bir eksiğimiz vardı. Suyumuz yoktu. Bu demekti ki bir zaman kar suyuyla yetinecektik. Ya da bakraçlarımızı alıp her gün bir dereye inecektik.

Maceramız böyle başladı. Başladı ve sürüp gitti.

Sonra ne mi oldu? Anlatayım. Biz kara ısındıkça, dağa bayıra bakıp şaşırdıkça, yola ve yele aşina oldukça bahtımız açıldı. Öyle ya, tepemizde nasılsa mübarek gök vardı. O bizi esirgeyip kollayacaktı. Heyhat! Bu durumda kim korkardı ki vahşi yabandan?

Sonraki günlerde karanlık çöktü mü yıkık dökük konağa giriyor, eski zamanlardan kalma ocağı harlayarak fecir sökümüne dek oturuyor, deruni bir uykudan sonra kalkıp yabana çıkıyorduk.

Havanın değişmesi, ortalığın ise-sise boğulması, çığ düşmesi, umurumuzda bile olmuyordu. Libaslarımızı giyiyor tabana kuvvet düşüyorduk yola. En memnu mıntıkalara varana dek yürü ha  yürüyorduk.

O ıssızlıkta karı yararak nerelere çıkmıyorduk ki?

Kepır, eski bir yaylaydı. Lakin şimdi kan ağlıyordu. Yetimdi çünkü. Bılges en kadim diyardı. Sahi Xozat’a giden kervanlar vaktiyle oradan geçmiyor muydu? Bir de Yelqajiye vardı! Sevdalar ülkesiydi. Meşhur türküsüyle anılırdı.

Hatırlayanlar bilir. Bir sevdakâr bir güzele vurulur. Baba razıdır ama ana zalımdır. Kızı vermez. Aşık maşukundan vazgeçer mi hiç? Dağ taş dolaşıp klam yakar. “Yelqajiye / Yelqajiye” diye diye yediden yetmişe herkesin yüreğini yakar.

Biz dolaştıkça, -sağ demeyip sol demeyip- gözümüzü karartıp oraya buraya çıktıkça, Laçinan tedirgin oluyor mırıldanıp söyleniyordu. “Yapmayın çocuklar, bu iklimde musibet bitmez. Uğursuzluk gelip bulur sizi yazık olur sonra ömrünüze.”

(Laçinan ki, yabanın piriydi. Buz tutan tepelerin asi evladıydı. Bu diyarda muhacir sayılırdı. Yıllar önce “Kartal yuvası” Kakper’den gelmişti. İsteyerek değil ama zorla göçertilmişti. Anayurdu çok geride kalmıştı. Git git bitmez bir “Boğaz”ın tam önünde kalmıştı. Orada şimdi Bılges’ın kara kartalları, ıssız uğursuz baykuşlar ve in-cin dışında başka bir şey yoktu.)

Ama hayat durmak, donmak, gözleri yatırıp ıraklara bir meçhulü  beklemek değildir ki! Öyle olsa şu zalım dünyaya kim niye doğsundu ki? İnsan, anasının korunaklı karnı varken bu vahşi âleme niye gözünü açsındı ki?

(Doğmak dedim de, sahi doğmuş olmanın sakıncaları üzerine hiç düşünmediniz mi siz? Yanlış anlamayın ama ben ne vakit gözümü karartıp iz sürsem dipsiz bir uçurumun başına yürür gibi olurum. Aklıma hep Heidegger’in dedikleri gelir nedense.  “Varolma,… kendi hükmetmediği fırlatılmışlığını taşır… Var-olma şu anlama gelir: Hiçin içine bırakılma… Hiç köklü bir şekilde açığa çıkarılmaksızın, kendi olma da özgürlük de yoktur.”)

Heyhat! Biz de durmuyorduk. Durup donmuyorduk işte. İçimizde bizi kışkırtıp dürten bir şeyler vardı sanki. Yola çıkıp türbelere, ziyaretlere, sulara karışıp kayboluyorduk yabanda. Kurdun-kuşun, ayının, ‘theyr-thur’un ayak izine rastlıyorduk ama insanınkine asla!
Başımıza öyle şeyler geliyordu ki, kıl payı kurtulduğumuz anlar oluyordu. Sık sık kara, dona, çığa ve fırtınaya yakalanıyorduk. Hatta bir keresinde ayağımızın önüne düşen yıldırımın gadrine bile uğradık. Yine de vazgeçmedik tanrıya yakın yerlere çıkmaya.

Velhasıl divane halimiz epey sürdü. Akşam oldu, sabah oldu, şafak atıp şafak yitti ve sonra bir mevsim sanki göz açıp kapayıncaya dek bir çırpıda çekip gitti hayatımızdan. O ıssızlıkta kâh gülüp kâh ağlarken dirimimize dünyanın neresinde kim bilir neler oldu?

Derken karla kaplı yaban yavaş yavaş boz bulanık suların gürültülü akışına bırakmasın mı kendini? Eridikçe eridi karlar ve tabiat birden coştu. Dereler taştı, çiçekler yeşerdi, ortalık nevbaharın yeşil cıvıltısına döndü.

Ve üzerimize hüzünlü nisan yağmurları da yağdıktan sonra “gulsosın vakti”ne pat diye giriverdik.

Artık kara yabanda göl-gölet kenarlarındaydık. Bir zaman gulsosın yiyerek yaşayacaktık. Ardından da bizimkilerin gül ayı dediği “gulan”a yani mayısa dönecekti yüzümüz.

Değil mi ki şimdi her sabah çiğ damlasına uyanıyoruz. Otların üzerindeki çiğ damlalarına yani!

Anımsayanlar bilir. İnci tanesi gibi olurlar bu mevsimde. Yemişlerin üzerinde anaların gözyaşını anıştırırcasına pelteleşip dururlar öyle. Bazen de…

Kardeşlerim; Size bir şey diyeyim mi? Ben ne vakit yabanda, otların üzerinde beliren bir çiğ damlası görsem, aklıma hep kadınlardan bir kadının adı gelir. Afife! Hani şu “Türk tiyatrosunda sahneye çıkan ilk Müslüman kadın oyuncu” olarak lanse edilen Afife Jale.

Biliyor musunuz? Meğer Jale adı “çiğ damlası” demekmiş. Hayatı kim bilir ne zorluklarla (ki bir morfinmandı, akıl hastanesinde öldü) geçen bu cesur kadının hayali bakın neymiş? “Bir gün her yerden görülen bir çiğ damlası olmak!” 

Mayıs böyle girdi hayatımıza işte. Çiğ damlasıyla, başıboş sularla, enva-i çeşit çiçekle ve börtü böcekle girdi. Sonra bir yarayla çıkıp gitti.

Elimizde şimdi iç burkan “açık yara”sından başka bir şey kalmadı. Nedir mi o yara diyeceksiniz? Anlatayım. Dilim varmıyor ama anlatayım.

İki kardeş, en uzak uçurumdan dönmüştük. Yağmur, biz yabana adım atar atmaz başlamış gün boyu sürmüştü. Argındık. Ta karşı bayırdan vurmuş, yukarı doruğa çıkmış, havanın rağmına inat yürüdükçe yürümüştük. O ıssızlıkta, bomboş göğün altında bir tek Allah’ın kuluna rastlamamıştık. Uzaklara baktığımızda sadece dağları görmüştük. İçindeki kini çağlar öncesinden bu arsız dünyaya -lav olarak- püskürten sıradağları. Döne dolaşa günü akşam etmiş –tıpkı o eski manideki gibi- “bir dost bulamadan” da geri dönmüştük.

Güneşin zeval saati yaklaştığında -dilimizde ağıtlar ve türkülerle geri dönmüştük. Yabanı geride bırakıp dümdüz aşağı inmiş salına salına konağın önüne varmıştık.

Birazdan dört bir yanımız karanlığa boğulacak, Veroc yukarı çıkıp ocağı yakacak, çakalların ulumasına ramak kala bu küçük virane tepeden tırnağa bir ateşgede tapınağına dönecekti. Ben günün son nefesini içime çekmeden içeri girmeyecektim. Elimde kağıt kalem harmanda bir aşağı bir yukarı gidip gelecektim.

Otuz kuştan artakalan üç kuşu işte böyle görecektim. Önce yolda,  sonra cevizin altında, sonra Yusuf’umun katır sırtında ta Eğin’den bin bir güçlükle getirdiği konak kapısının önünde!

Bilenler bilir ya da hatırlar. Büyük anlatı şöyle başlar: Attar’ın “teyr” dediği yeryüzü kuşları git git bitmez bir yola düşer. Uzadıkça yol (Kaf Dağı’nadır çünkü gidiş) erinenler, yorulanlar, dönenler ve ölenler olur. Ama içlerinde ısrar edip diretenler de vardır.

Öyle ya,  “aşığa Bağdat ırak mı sayılır?” Per kanadı yetenler uçar ha uçarlar. Sevgili önde gidenleri kimsenin aklının alamayacağı bir uzaklıktadır çünkü. Varsayılır ki, orada bilgi ağacının dallarında yaşar ve şu kâinatta olup biten her şeyi bilir. Adı kâh Simurg, kâh Anka, kâh Feniks’tir! Yandıkça yanar ve külünden yeniden doğar.

Ama yedi dipsiz vadiden geçip menzile vardıklarında görürler ki kimse yok. Üstelik onca kuştan sonra geride kala kala sadece otuzu kalmıştır. Onların da aradıkları meğer kendileriymiş. Farsça’da “Si”, otuz  “murg” kuş demekmiş zaten. Anlatı öyle der.

Bizimkilere gelince: Onlar da mı artakalanlardı? Yoksa menzile varıp da dönenler miydi? Bilinmiyor.

Aslında her şey yabanın anadan üryan olmaktan çıkmasıyla başladı. Toprak uyandı, ağaçlar dal budak sarıp uzadı, yaprak yeşillendi ve tabiatın ruhu birden değişti. Öyle ki, daha önce koruda, koruganda ve hatta yerin dibinde yaşayan her şey baharın müjdesiyle birlikte günışığına çıktı.

Onlar nice zamandır bu toz toprakta kanat çırpıp dururlarmış zaten. Hatta bu kışı tıpkı Simurg gibi dipsiz bir koyakta geçirmişler. Gün yüzüne çıktıklarında gök mavi yer zeytuniymiş. Sağı solu koklayıp nefeslendikten sonra hiç durmamışlar. Kanat çırpıp havalanmışlar. Ve tecessüsleri onları getire getire ta buralara getirmiş. Önce yabanın ilk metruk ocağına varmışlar. Terk edilmiş bacasına tüneyip uzun uzun ötmüşler ama kimseyi bulamamışlar. Sonra kanatlarını yeniden açıp kendilerini aşağı bırakmışlar.

Süzülüp bize vardıklarında üç inatçı kuş donunda idiler. Biri dişi, öbür ikisi eril idi. Dişi olan henüz daha tazeydi. Müşkül yerlerden gelmiş olmalı ki, ayın karanlık yüzünden kurtulmuş gibi sevinçliydi. Yüzünü gurûb ateşine dönüp şakır şakır ötüyordu. Belli ki aşka, hayata ve tüm bir kâinata hasret kalmıştı. İnatçı da bir hali vardı. Soldukça yeşeriyordu sanki. Tıpkı yediveren gül gibi!

Diğeri erildi. Kanadını içine çekip kapı eşiğine konduğunda ötüşüyle adeta büyüledi beni. Gözümün önüne çoktan fani olmuş o yanık budalayı getirdi. Hatırlıyorum. Boynunda puşi, ağzında yanık klamlarla, hiç ummadığımız saatlerde çıkagelirdi. Kar kış nedir bilmezdi. Irak yerlerden yola çıkardı. Dağı, ormanı, zozanı geçer öyle gelirdi. Bazen canına mal olacak vartalar dahi atlatırdı. Neyse ki kerametli bir ocaktandı ve mübarek gök onu adeta esirgeyip kollardı.

Öteki de erildi. Loğun üzerine tünemiş, kâh bana kâh ufka bakmakla meşguldü. Gerçi argındı ama yine de tetikteydi. Gözleriyle etrafı kollayıp duruyordu. Hani Homeros destanlarında “bin gözlü” der ya! Aynı öyle. Her an kanatlarını çırparak bir bilinmeze doğru havalanabilirdi yani.

Eyvah! Merakınızı duyar gibiyim. “Vuslattan sonra ne mi oldu?”  diyeceksiniz.

Havalanıp gittiler.  Ve inanır mısınız bir daha da hiç görünmediler.

Nice sonra öğrendim ki, her biri bir yerde, ökseye gele gele, ezaya ve cefaya uğraya uğraya yok olup gitmişler.

Şimdi ne vakit aklıma gelseler bin yerime ağrı girer. Tutulur kalakalırım öyle!
*Kramp

  Suji* (Anımsamalar 3)
Giriş Yap

Dersim Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin